24 Kasım kongresiyle yeni bir dönem başlamış bulunuyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi hem nesil değişimi açısından toplumun dikkatini çekmiş olduğumuzdan hem de her ne olursa olsun, yeni yüzlerin toplumda uyandırdığı merak ve ilgiyi değerlendirerek, bu dönemde daha önce ulaşamadığımız kitleye ulaşmanın tam zamanıdır. Saadet Partimizin özelliği söylemlerini hiç değiştirmeden, hayata bakış açısını ve dünyada var olmamızın bize getirdiği görevi ve sorumluluğu unutmadan, bunların değişmediğini ve değişmeyeceğini bilerek ve fakat bizim dışımızdakilerin bizi anlayabileceği ufak tefek düzenlemelerle kendimizi daha iyi ifade etmemiz mümkün olabilir. Yani ifadelerinizi karşı tarafın bizi dinleyeceği, ilgi göstereceği zarafet ve dolulukta sunabilmeliyiz. Millî Görüş geleneğinin 50 yıldır en büyük gücü, tüm söylediklerinin arkasında olması ve toplumumuzu iki cihan saadetine çağırmasıdır. Bu üslubumuzun altında yatan temel prensip, bizim İslam ahlakıyla ahlaklanmış olmamız sebebiyle karşımızdakileri -hatta öyle de demeyelim- tam aynı yerde olmadığımız kardeşlerimizi düşman olarak görmememiz, hatta rakip olarak bile görmememiz gerekliliğinde yatmaktadır. Bu insanları biz kardeşimiz olarak görmekte ve Hoca’nın tabiriyle “ya Millî Görüşüdür ya Millî Görüşçü olmaya adaydır” mesafesinde görmekteyiz. Dolayısıyla hiçbir insanımızı dışlamadan, bize itiraz eden, karşı çıkan, zaman zaman bilmediğinden dolayı ağır eleştiriler yönelten hiçbir insanımıza tepki duymadan, onların da bir gün bizimle birlikte hareket edebileceğini hiç unutmamalıyız. Muhatabımızdan bu düzelmeyi başlatmasını bekleyemeyeceğimize göre karşılıksız olarak milletimize doğru bir adım atmamız gerekmekte. Tebliğde, tanıtımda, propagandada, artık ne yönden bakarsanız, muhataba ulaşmaya çalışırken esas olan, karşı tarafın bizi dinlemesini sağlayabilmektir. Dükkânımıza gelmiş, kazak almaya niyetli birisine elimizdekini takdim edip, tanıtımını yapar, ürünümüzü beğenmesini mi sağlarız, yoksa giydiğinin ona yakışmadığından mı başlarız konuşmaya? Cevabı ne kadar net, öyle değil mi? Peki bu kişi kazak almaya gelmemişse, pantolon soruyorsa ve biz kazak satmak istiyorsak, işimiz biraz daha zor değil mi? Bu kişinin yanındaki ablası da kazağa gerek yok diyor. Biz bu ablanın ne kadar akılsız biri olduğunu mu söyleyelim? Alışverişten hiç anlamadığını mı söyleyelim? Yoksa müşteri adayımızın sevdiği bu ablayı karıştırmadan kazağımızı satmaya mı bakalım?

Kendi ürünümüzü, yani topluma sunduklarımızı, fikrimizi, ufkumuzu milletimize sunmazsak kötülediğimiz şahıslar sebebiyle bize zerre kadar teveccüh olmaz. Olmadı da zaten. Milletin bir kısmında Tayyip Bey’e karşı sınırsız, oransız sevgi var. Saygı duyarız, bizim kimsenin şahsıyla problemimiz olmaz, biz severiz Müslüman’ı. Bizim derdimiz başka. Bizim bu gidişatta onaylayamayacağımız yanlışlıklar var. Biz toplumun düzelmesini, Hakkın hâkim olmasını, İslam ülkeleriyle problem yaşanmamasını istiyoruz, İslam ülkelerinin tamamıyla iyi ilişkiler içinde olacağız ve Amerika’ya güvenmeyi bırakacağız. Biz Milli Eğitim’de gerçekten milli bir eğitim müfredatı hazırlayacağız. Eğer bu dönemde hazırlanmakta olan müfredat uygun ise tüm gücümüzle destek olacağız, eksiklikleri varsa hatırlatacağız, düzelmesinin takipçisi olacağız. Biz vergi-faiz-tahvil kıskacından kurtulan, öz kaynaklarıyla kalkınan bir Türkiye planlıyoruz. Biz tüm komşu ilkelerle iyi geçinen bir dış politika oluşturacağız. Biz memleketimizdeki tüm Amerikan üslerini kapatacağız, İslam ülkelerini tehdit etmeye yarayan bu üsleri istemiyoruz. Memleketimizdeki İsrail’e gözcülük yapan radar üslerini istemiyoruz, iktidarımızın ilk saatinde kapatacağız. Faizle mücadeleyi sağlam temellere oturtacağız, yatırım-katılım-kalkınma bankalarının güçlendirilmesiyle faizin kalkmasını planlıyoruz. Köprü, yol, havaalanı gibi altyapı yatırımlarını artırarak devam edeceğiz ancak dış şirketlere güvenip milletimizin kaynaklarını asla verimsiz kullandırmayacağız. İslam ülkeleriyle öğrenci değişimi bazında iş birliğini artıracağız. İşte bunun gibi bahsedeceğimiz o kadar çok şey var ki. Pekâlâ kendi yapacaklarımızdan bu şekilde örnekler vererek kişilere laf atmadan kendimizi ifade edebiliriz.

Saadet Partimizin hâlihazırdaki oy oranı düşük de olsa toplumdaki ve diğer siyasi partiler nezdindeki ağırlığı bu tutarlı, istikrarlı ve kapsayıcı üslubumuza bağlıdır. Efendimiz, bir seferinde, “Kimse anasına babasına küfretmesin” buyuruyor. Sahabeler, “Ya Resulullah, kim ana babasına küfreder ki” deyince, “Siz karşınızdakinin ana babasına küfredersiniz de, onlar da sizinkine eder, kendi ana babanıza küfretmiş olursunuz” diyor. Efendimiz, örneğimiz olduğuna göre toplumsal ilişkilerimizde O’nu örnek alırız. Siyasette de kişinin çok sevdiği liderine hücum ederek konuşursak, iletişime negatif enerjiyle ve nefret ettirerek başlarsak, o da lafı bize döndürür, siz de onu yaptınız, bunu yaptınıza döner iş, haklının haksızın önemi kalmaz. Hoca, cihadı tarif ederken, “İnsanla İslam arasındaki engelin kaldırılmasıdır” derdi. Yani tebliğin muhataba ulaşması. İşte bu kadar yalın ve bir o kadar da meşakkatli bir iş. Meşakkati, konuşurken bağırıp çağırıp, hatta hakaret edip rahatlamak yerine, yutkunup, dokuz düşünüp bir konuşarak stres sahibi olmayı tercih etmek gerekliliğinde yatıyor. Abdülkadir Geylani Hazretleri, “Allah’tan korkanın konuşması tutuk olur” diyor. Fayda etmeye çalışırken zarar vermeme gayreti bu olsa gerek. Allah, kolaylık versin hepimize.