Bilinen bir metafordur. Bir kurbağayı sıcak su dolu bir
kaba atarsınız hemen zıplar ve geri çıkar. Çünkü burası alıştığı bildiği
ortamdan çok farklıdır ve canı yanmıştır. Ama soğuk su dolu bir kaba koyar ve
suyun altını yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa kendisine kurulan tuzaktan
habersizdir ve su kaynayıncaya kadar da ölür Televizyonun hayatımıza girdiği
günler, bana tuzağa düşürülen bu kurbağanın durumunu düşündürür. O zamanlar
öğrenciydik ve ara sıra hafta sonları yayınlanan bir diziyi arkadaşlarla
birlikte seyrederdik. Ama film bittikten sonra kendimize gelir ve büyük bir
rahatsızlık hisseder, boşa harcadığımız vakti nasıl telafi edebileceğimizi
düşünürdük. Çünkü yabancı diziler hayatımıza yeni yeni giriyordu ve buradaki
yaşam tarzı bize tamamen yabancıydı O yüzden birbirimizi uyarmaya ve sohbet
ortamları hazırlamaya karar vermiştik Aradan yıllar geçti aynı arkadaşlarla
bir araya geldiğimizde o günleri yeniden yat eder, nasıl ve ne şekilde
değiştiğimizi anlamaya çalışırız. Artık evlerimizde, seyahat ettiğimiz
otobüslerde, gittiğimiz iş yerlerinde sokaklarda ve hayatımızın bütün
alanlarında televizyon ve benzer aygıtlar var ve farkında olmadan bize ait
olmayan bir kültürün gönüllü takipçisi oluyoruz. Gerçekten başımı avuçlarımın
içine alıp düşünüyorum, görmeye, duymaya alışık olmadığımız bu görüntüler nasıl
oldu da hayatımızı istila etti ve sıradan hale geldi Nasıl alıştık ya da
alıştırıldık Elbette bütün bunlar tıpkı kurbağa hikayesinde olduğu gibi yavaş
yavaş olup bitti, duygularımız ve geleceğimiz işgal edildi.
Küresel kapitalizmin çeşit çeşit tuzakları var ve bizler
bu tuzaklara farkında olmadan kapılıyoruz. Değişiyoruz dönüşüyoruz ve bir zaman
sonra tasvip etmediğimiz bu görüntülere ses çıkaramaz hale geliyoruz. Yani bir
tür hissizleşme, duyarsızlaşma serüveninin içine doğru çekiliyoruz. Akıl, irade
ve duygularımız işlemez hale geliyor. Bakıyoruz fakat göremiyoruz, duyuyoruz
fakat işitemiyoruz Modern aygıtlar bir tür körlüğe ve sağırla yol açıyor Ama
farkında değiliz