Suriyeden Ürdün, Irak, Lübnana ve özellikle de Türkiye gelen artan mülteci sayısı ve bu sayının önümüzdeki günlerde daha da artacağı konusu son günlerde Türkiye ve dünya kamuoyunun ilgisini fazlasıyla meşgul etmektedir. Aslında Arap dünyasındaki halk ayaklanmaları neticesinde çok sayıda sivil ülkesini terk etmek zorunda kalarak mülteci durumuna düşmüş olsa da bu konu Suriye sonrası dayanılamaz bir hale gelmiştir.
Bir kaç gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği, şu ana kadar 300 bin kişinin Suriyeden kaçarak Türkiye, Lübnan ve Ürdüne sığındığını belirtti. Bu yılın sonuna kadar Suriyeli mültecilerin sayısının 700 bine çıkabileceğini ekleyen yetkililer, bu süre içerisinde yaşanabilecek kriz için mali kaynak arayışlarına başlanması gerektiğini iddia ettiler. Dışişleri Bakanı Davutoğlu da sadece Türkiyede sayının 200 bine çıkmasından korktuklarını en başından bu yana ısrarla tekrarlıyordu. Tabi bu açıklamalar sadece dış ülkelere kaçan Suriyelilerin sayısı olmakla beraber, ülke içinde de bir o kadar insanın yer değiştirmek zorunda kaldığını eklemek gerekmektedir.
Biz bölgemizde bu tarz bir krizle ilk defa karşılaşmıyoruz. Daha doğru bir ifadeyle Batı bu coğrafyadaki ülkeleri ilk defa böyle zor bir durumda bırakmıyor. Sayısız örneğini sayabileceğimiz örnek olaylardan en unutulmayanları Irak ve Lübnan Savaşlarıdır. Özellikle ABDnin Irakı işgal ettiği 2003 yılında Irak nüfusunun neredeyse beşte birine tekabül eden 5 milyona yakın insan ülkelerinden göç etmek zorunda kalmıştı. Tabi o dönemde müdahaleyi yapan ABD olduğu için hiç çaktırmadan o kadar büyük bir kalabalığı dünyanın birçok ülkesine göndererek krizin gündeme taşınmasının önüne geçmiştir. Günümüzde Iraklı mülteciler dünyadaki diğer milletlere mensup mültecilerin sayısını çoktan geçmiştir ve nereye gitseniz muhakkak bir Iraklı ile karşılaşmanızın sebebi de budur.
Bugünün Suriyeli mülteciler meselesine geldiğimiz zaman ise, mesele kendi içerisinde çok boyutlu çıkmazları barındırmaktadır. Sorunun hem komşu ülkeler açısından hem tüm dünya ülkeleri açısından hem göç etmek zorunda kalan masum insanlar açısından değerlendirilmeye tutulması gerekmektedir. Bir kere her şeyden önce mültecileri anlamak lazımdır ki bu dünyada hiç kimse kimi devletlerin çıkarları uyuşmuyor diye evlerinden barklarından edilmeyi hak etmemektedir. Evlerine geri dönme şanslarının yok denecek kadar az olmasından dolayı doğal olarak insanlar hem şu anki durumdan hem de geleceklerinden kaygı duymaktadırlar. Biz aynı durumda olsak belki de daha saldırgan bir tavır takınabilirdik. Ancak göçler karşısında zor durumda kalan komşu ülkelerin de kendi vatandaşlarının güvenlikleri için alması gereken tedbirler de vardır. Bu belki de ev sahibi ile misafir arasındaki gerilimi arttıran bir sebep olarak değerlendirilebilir.
Başta Türkiye olmak üzere durumdan zarar gören tüm ülkeler en başından bu yana şikâyetçiler, belirli endişeleri var ve hiçbir şekilde yardım alamamaktalar. Mültecilerin beslenme olanaklarının sağlanması ve diğer insani ihtiyaçlarının karşılanması gibi ekonomik ağırlıklarının yanında güvenlik ile ilgili problemlerin ortaya çıkması komşu ülkeleri zor durumda bırakmaktadır. Örneğin Türkiye hem PKKnın kamplar aracılığıyla ülkeye sızmasından hem de yine kamplar aracılığıyla birçok istihbarat örgütünün bölgede cirit atmasından rahatsızdır.
Türkiyenin en başından bu yana üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını belirten BM ve diğer Batılı ülkeler ise her zamanki gibi ellerini taşın altına koymaktan çekiniyorlar. En son Türkiye, BM toplantısında Güvenlik Konseyinin komşu ülkelerdeki kampları ziyaret etmesini, Suriye içinde mülteci kampları kurulmasını, kampların korunması için tampon bölge oluşturulmasını ve uluslararası bir yardım mekanizması kurulmasını istedi. BM Güvenlik Konseyi ise diplomatik ve hukuki engelleri bahane ederek hiçbir şey yapılamayacağının sinyallerini verdi. Şimdilik Angelina Jolie ile idare edin dediler.
Güvenli bölge ya da tampon bölge adına her ne dersek diyelim bir müdahale boyutu taşıyacağından Batılı ülkeler bu kriz döneminde böyle bir yükün altına tabiî ki de girmeyeceklerdir. Üstelik bölgedeki şuan ki istikrarsızlık kimin elinin kimin cebinde olduğunun anlaşılmasını zorlaştırıyor. İllegal operasyonlar ve dezenformasyon haberler için daha iyi bir ortam olamaz. Sınır güvenliğini sağlamak artık tüm bölge ülkeleri için çok daha zor. Böyle bir düzenin bozulmasını bölgede istikrar istemeyenler asla istemeyeceklerdir. Bölge şuan önünü göremiyor ve şu ortamda 2071den bahsetmek biraz komik geliyor.