Geçenlerde arkadaşlarla bir yerde oturmuş konuşuyoruz. Fakat huzurlarını kaçıracak kadar mutsuzum.

Suratım meğer gamlı baykuştan betermiş, bu hüznümün sebebini soruyorlar.

Hasta mısın diyorlar, ailede birine bir şey mi oldu, çok önemli bir sorunun mu var

Değil! O halde suratının hâli ne böyle

Bilmem ki deyip ben de düşünüyorum derdim ne olabilir ki, sevdiğim arkadaşlarımın yanında ağzımı niye bıçak açmıyor

Her zaman gülmeyi, fazla konuşmayı sevmem ama o gün yanımdakilere iyice sıkıntı verdiğimi anladım.

Sonunda benim de bilmediğim o kasveti keşfettim.

İki gün sonra uzak bir ülkeye seyahate çıkacaktım.

Dostlarımla sıkıntımın nedenini paylaştım. Beni hasta eden bu seyahatti. A, ne güzel Avrupa nın en güzel ülkesine gidiyorsun dediler. Arkadaşlarıma hemen itiraz ettim, "Avrupa nın en çok neyini seviyorum biliyor musunuz Uçağa binip ülkeme dönüşümü. Evime iltica edişimi".

Seyahati çok sevmeme rağmen evden ayrılık her zaman hüzün verir. Hele yalnız başıma gidiyorsam, yanımda çocuklarım, eşim, babam, kardeşlerim yoksa seyahat o zaman benim için tam bir işkence olur. Yolculuklarımın en güzelini annemle yaptım. Onu kaybedince bir yerlere babamsız çıkamıyorum.

Bu sebeple beni bir yerlere davet edenlere, red gerekçelerimi söylerken, muhteşem bir tatil beldesine de çağırsanız; kulübe, çadır da olsa evim sizinkilerden çok değerli deyip, davetlerini kabul etmemek için kendimle bayağı mücadele ederim.

Çünkü evinizde pencere önünde oturup içtiğiniz çay bile farklıdır. Ocağın üzerinden hiç inmeyen çaydanlıkla olan arkadaşlığımız. Yemek davetine, iftara gitmeyi de sevmem. Bir eziyettir bana evimden ayrı iftarlar. Fakat Ramazan misafirinin ayrı bir kıymeti vardır, adeta orucun anlamını hissederiz. Biraz bencilliktir belki, "Ben misafir gitmeyeyim de siz gelin anlayışı". İftar sofrasında aileden kimselerin işi çıkmamış, herkes tastamamdır, sohbet koyulaşmış, işte bu anın çay seansı hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar değerlidir. Ne yemek, ne tatlı; hiçbir şey o dost çayın verdiği mutluluğu veremez. Ama illa ki insanın kendi evinde olmalı. Sait Faik de oturup, "simitle çay"ı yazmış. "Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz" diye.

Doğru. Bize has, bizden bir yiyecek simitle çay. Neyse ki son yıllarda iyi şeyler de yapıldı. Bol bol simit evleri açıldı.

Kendi rengimizi yansıtan yiyeceklere de önem verilir oldu.

Ayrıca köşede gözleme açan kadınlardan da utanmıyoruz artık.

Şehir, üzerindeki naylon gıdalardan uzaklaşmakta yavaş da olsa. Yakın geçmişte pek rağbet edilen hazır gıdalar, konservelerin, dondurulmuş ürünlerin hükmü fazla kalmadı.

Çarşıya pazara bakıyorum. Kadınlarımız bir gıda mühendisi gibiler. Sadece Adana da, Maraş ta değil İstanbul da da çuvallarla kırmızıbiber alıp robottan geçirip salçalarını yapmaktalar. Her biri bir tarhana, erişte üstadı.

Bu küçük imkânlarla büyük işler başaran mucitler, evlerine sevdalı değil kara sevdalı kadıncık analar, Anadolu geleneğini şehrin ortasında da sürdürmekteler. Meyvenin, sebzenin ucuz mevsiminde reçellerini, turşularını yapıp kadim Anadolu mirası misafirperverliği çocuklarına da öğretip; evlerini, sofralarını, dosta akrabaya açmaktalar.

İşte ev düşüncesi, bizim Anadolu kıtasında ne kadar aziz ve sevgilidir.

Bunu en fazla hanımlar bilir