Ülser: Anladığınız gibi bir sindirim sistemi hastalığıdır. Güvenilir kaynakların verdiği bilgilere göre erkeklerde kadınlardan üç kat fazla görülen bir rahatsızlıkmış. Ülser, mide ya da onikiparmak bağırsağının sindirim sıvıları ve mide asidi gibi tahriş edici vücut sıvıları tarafından tahrip edilmesi ve doku kaybı meydana gelmesiyle kendini gösteriyormuş. Zararlı alışkanlıklar, stres ve düzensiz ve sağlıksız beslenme ülserin önemli sebepleri arasında sıralanıyor. Uğraş alanı insan olan mesleklerde bir tür “meslek hastalığı” olarak kendini gösterir. Siz siz olun, midenize maraba muamelesi yapıp ırgat gibi gece gündüz çalıştırmayın. Onun da dinlenmeye ihtiyacı olduğunu unutmayın. Sadece Ramazan ayında, değil sair zamanlarda da dinlendirin.

Simit: Tarihi kayıtlara göre kökeni “Samidu”ya dayanan simidin İstanbul’da tüketimi 1525 tarihine dek uzanır. Saray mutfağına kadar girmeyi başaran simit, son dönemlerde bir tür iade-i itibar olsun diye olmalı, saraylarda satılmaktadır (Simit Sarayı). Ne olursa olsun benim gibi sokak lezzetlerini sevenler simidin de sokakta satılanına düşkündürler. Evliya Çelebi Seyahatnamesi de simitten bahseder. İstanbul simitçilerinin 70 fırında toplam 300 çalışana sahip olduğunu anlatır. II. Dünya Savaşı sıraları un kıtlığı sebebiyle simit bir süre yasaklansa da yeniden tezgâhlardaki yerini almıştır. Susam, un, maya, pekmez gibi bileşenlerden oluşan simidin çok iyi bir açlık bastırıcı olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Her şeyden evvel sokağa yakışır. Elinizde ekmek yiyerek dolaşmanız görgüsüzlük gibi karşılanabilse de simit hiç de öyle değildir. Son gelen zamlarla birlikte neredeyse pazarlığa konu olabilecek mamuller arasına giren simidin henüz çeyrek satıldığını görmesek de yarım olarak satıldığını pek çok yerde görebiliyoruz. İstanbul sokak simidinin hakkı mahfuz olmakla birlikte ben şahsen Sinop simidine bayılırım. Hele Yalı Kahvesi etrafında satılanları pek bir lezzetlidir.

Açma: Şimdiki kuşağın damağı bu lezzete öyle aşina olmasa da orta yaş kuşağının hiç unutmayacağı bir simit çeşididir. Mayalı hamurdan yapılan, hafif yağlı ve oldukça yumuşak bir mamuldür. Lise yıllarımdan sinemalarda izlediğim filmler kadar 10 dakikalık film aralarında fruko gazozla birlikte mideme armağan ettiğim açmaların tadını unutamam. Açmanın ağızda gazozla dağılışı çocuksu bir şenlikti benim için. Oktay Akbal “Önce ekmekler bozuldu” demiş, ama ben ve benim kuşağımda ilk bozulan unlu mamul açmadır. “Önce ve en hızlı açmalar bozuldu” desek yanlış olmaz.

Kapuska: Tarifeye bakarsak “etli lahana yemeği” olarak geçiyor. Diyelim ki lahanaya koyabilecek et bulamadık, kapuska yemeğinin belki tadında bir eksiklik olabilir, ama adında hiçbir eksiklik olacağını sanmıyorum. Sevgili okuyucum, lütfen siz de sanmayın. Kapuskanın vatanı Rusya’dır. 90’lı yıllarda Ardahan’da askerlik yaparken her öğün kapuska yemeği çıkmasının hikmetini şimdi daha iyi anlıyorum. Lahana turşusunu iyi kurulursa kim sevmez? Lahana turşusunun sağlığa bin türlü faydası varmış, varsın olsun, lakin ben onun lezzetini sağlığa katkısından daha çok seviyorum. Zaten yerken onun benim sağlığıma yaptığı iyilik hiç aklıma bile gelmiyor. Kapuskanın dokusuna bir sözüm yok, fakat kokusunda herkes gibi beni de kendinden uzaklaştıran bir şey var.

Ekmek arası: Ekmek hem güzeldir hem de aziz. Güzel ve aziz olması yanında ekmeği kullanışlı kılan bir tarafı daha var: arası. Ekmekle aranız iyiyse mutlaka onun arası ile de aranız iyidir. Çünkü oraya istediğiniz şeyi katık olarak yerleştirebilirsiniz. Ne tabak gerektirir ne çatal kaşık ve bıçak. Gözlerinizi hafif kısar ağzınızı olması gerektiğinden biraz daha esnek biçimde açar ve ekmekle bir sırrı paylaşırcasına muhabbeti geliştirebilirsiniz. Türk toplumunun ilk Fast Food’u sayabiliriz ekmek arası beslenmeyi. Hem sokağa gider hem mektebe. Çeyrek ekmeği bilmem, ama yarım ekmeği iki elinizle kavrar ve sonuna kadar bir dikiliş, çömeliş ya da oturuşta aynı konsantrasyonla bitirirseniz midenizi gerçekten ikna ettiğinize kâni olabilirsiniz.

Az çorba: İnsanlara nedense bu az çorbanın tadı tam çorbadan daha lezzetli gelir. Bunun bilimsel ve de midesel bir açıklaması olduğunu sanmıyorum. Kendimden biliyorum, ne zaman az çorba istesem bir lokantada az meğerse ne kadar çokmuş onu fark ediyorum. Hemen hemen tama yakın çorba konuyor önünüze. Belki de bu cömertlik ve alicenaplık çorbaya olağanüstü ve metafizik bir tat katıyor. Yarım çorba demiş olsanız muhtemelen aynı sonucu vermeyecek. Az kelimesinin insanoğlunda merhameti harekete geçiren bir tarafı var sanki. Az deyip geçmemek lazım, az cömertlik, az kanaat, az merhamet, az çorba gibi hiç de az bir şey değil!