Dünyanın dört bir tarafında Müslümanların tarihte hiç
olmadığı kadar en ağır zulümlere maruz kaldığı bugünlerde, bizler de klasik bir
şekilde ulusal gündemimiz içerisinde kaybolmakla ve bizlere yutturulan barış
masallarıyla boşa zaman harcamakla meşgulüz.
Sakın ülkemize barışın gelmesini istemeyenlerden
olduğumuzu zannetmeyin. Ancak küresel katliam çağı diyebileceğimiz bir dönemde
Müslümanların kanı oluk oluk akıyorken, gerçekten barışın geldiğini düşünmemiz
bile ne kadar dünyadan kopuk bir halde olduğumuzun en net göstergesidir.
Bir taraftan terör sorununda yaşanan gelişmeler diğer
taraftan İsrail in özür dileme hadisesi ile Suriye krizinin birkaç gündür haber
sayfalarındaki önceliğinin azalmış durumda olduğunu görüyoruz. Hâlbuki son
günlerde yaşadığımız tüm hadiseler bir an bile Suriye krizi haricinde
düşünülemez. Her zamanki gibi vakaları kaçırıyoruz.
Suriye ile alakalı belki de gözlerden kaçan ancak
kesinlikle tartışılması gereken en önemli nokta, Suriye krizinin Türkiye nin
muhafazakâr kesimini nasıl böldüğüdür. Geçen hafta Suriye ile alakalı katılmış
olduğumuz bir toplantıda konu yeniden gündeme geldi. Geçen yıl da konu üzerine
birkaç yazı yazılmıştı. Ancak bugün geldiğimiz noktada ayrışmanın daha da
derinleşmekte olduğunu görmekteyiz.
Bugün Suriye deki olaylar karşısında Müslümanların büyük
görevleri olduğu söyleniyor. Ancak mesele daha önce Bosna ve Afganistan da
yaşananlardan çok farklı görünüyor. Gerçekten de Bosna ve Afganistan da tüm
muhafazakâr kesimler İslami değerlerden ilham alarak buralardaki zulme hep bir
ağızdan çok net bir açıklama getirmişlerdi. Bugün ise Suriye için aynı birliktelikten
bahsetmek çok zor. Bir kesim cihat çağrısı yaparken, diğer kesim meseleyi
politik açıklamalarla geçiştiriyor. Peki neden tüm muhafazakar kesim aynı
desteği vermiyor ve neden farklı düşünülüyor
Bir kere Bosna ve Afganistan da taraflar çok netti. Kimin
zalim, kimin mazlum olduğu ortadaydı. Suriye de ise bir dış düşmanın olmayışı
tam tersi bir durum ortaya çıkarmış ve büyük bir kafa karışıklığına neden
olmuştur. Bir tarafta Esad karşıtı taraf, diğer tarafta ise meselenin Esad ın
ötesinde derin köklerinin olduğuna inanan taraf yer almaktadır.
Bu doğrultuda Esad karşıtı tarafa göre muhafazakâr
ayrışmanın sebebi, içsel dinamiklerle bağlantılı olarak İran ın Türkiye deki
belirli kesimler üzerindeki etkisi ile ilişkilendiriliyor. Onlara göre İran
etkisi Türkiye de o kadar büyük ki, İslami camiayı yaşananların İslam a uyup
uymama konusunda ikiye bölüyor.
Diğer taraftan Suriye deki protestolara destek verme
konusunda en başından beri çekingen davranan taraf için ise Esad ın zalim olup
olmamasından ziyade meselenin altında yatan politik hesap önemli görülüyor.
Onlara göre Suriye de yaşanan olaylar ABD nin küresel projelerinin bir
yansıması olması sebebiyle fazlasıyla sorgulanmayı hak etmektedir. Bu da
yaşananlarla ilgili büyük bir şüpheciliği ortaya çıkarırken, muhaliflere destek
vermenin Esad ın yaptıklarından bir farkının olmadığını düşüncesi ile gündemde
hayat buluyor.
Destek ve şüphecilik arasında gidip gelen muhafazakâr
ayrışma ne kadar kutuplaşırsa kutuplaşsın, Suriye de dökülen kanların bir an
önce durması ve binlerce yerinden edilmiş insanın evlerine dönüp güvenli bir
şekilde hayatlarını devam ettirmeleri konusunda taraflar hemfikirdir. Çünkü
ortada arzu edilebilecek daha net bir hedef yoktur. Mesele bu ortak arzunun
icraata dökülmesinde.
Bugün Suriye de barış sağlanabilecekken her geçen gün
barışın ertelenmesi, bunu gören Suriye halkını da artık bazı şeyleri
sorgulamaya itmiştir. Ateşkesi sağlayabilecek kapasitede olan tarafların
ısrarla bunu yapmaması ve bir zafer peşinde koşması, Suriyelilerce Esad sonrası
kurulacak yeni düzende yeni Suriye nin inşasında almayı düşündükleri pay ile
ilişkilendirilmektedir. Bunun için de tüm ülkenin alt yapısının çökmeden
çatışmaların durmayacağına kanaat getirilmiş durumda. Gerçekten çok acı verici
bir durum. Üzülerek görüyoruz ki Suriye krizi öyle bir aşamaya geldi ki, (tam
bir Batılı tabirle) kimin haklı olup olmadığına zafer karar verecek.