Ne zaman sessiz sakin bir ortama denk gelsem aklıma büyük şehirlerde doğan ve büyüyen çocuklar gelir. Bana, “Fakir kimdir?” diye sorsanız, direkt bu çocukları işaret ederim. Büyük şehirlerde yaşayan çocukları. Toprağın, doğal taşların, elma ağaçlarının, ormanın, yeşilin, güneşin, ayın ve yıldızların ne olduğunu tam olarak bilmeyen, tadına varamayan çocukları. Beton blokların arasında kaybolmuş, sanal âlemlere hapsolmuş, anneden, babadan, dededen, neneden, eş dost ve akrabadan uzak büyüyüp giden fakir çocukları.

Toprağı internet sayfalarında görmek, çiçek saksılarında gözlemlemek, toprağı gerçekten bilmek değildir. Toprak, ancak üzerinde yalınayak oynarsanız, suyla karıştırıp oyuncaklar yaparsanız, üzerinde akşama kadar maç yaparsanız bilinir. Toprak yolda yürümeden, bir bahçe içerisinde gezinmeden, toprak nasıl bilinsin, nasıl anlaşılsın. Taşların büyüleyen bir gücü vardır. Onu da ancak taşlarla oyunlar kurabildiyseniz anlarsınız. Taşlardan duvar yaptıysanız, taşlı oyunlar oynadıysanız, sapanla taş fırlattıysanız, suyun üzerinde sektirdiyseniz ve daha taşlarla nice oyunlar keşfettiyseniz anlarsınız. Taş, betondan çok farklıdır. Büyük şehirlerde yaşayan kaç çocuk elmayı ya da armudu ağacından koparıp yemiş olabilir? Kaç çocuk, çileğin aslında ağaçtan koparılmadığını biliyor olabilir? Kaç çocuk, vişne ya da kiraz bahçelerinde gezinmiş, dalından toplamış ve oyun oynamış olabilir? Kaç çocuk hıyar tarlalarında, karıkların arasında gezinmiş, mis gibi hıyar kokusunu ciğerlerine çekmiş olabilir? Kaç çocuk domatesi dalından koparıp, eliyle ikiye bölerek kar gibi göbeğinden ağzını şapırdata şapırdata yemiş olabilir? Kesinlikle çok az çocuk bu güzellikleri yaşamıştır. Belki de çok daha az çocuk.

Beton bloklar, asfaltla kaplanmış toprak, vızır vızır dolaşan, etrafı dumana boğan araçlar, güvenlik kulübeli okullar, siteler, eli telefonlu, işi bitmeyen anne babalar, çocuklarımızı gerçek dünyadan koparan akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar, dijital oyunlar. Aman Allah’ım, bu nasıl bir dünya, bu nasıl bir esaret, bu nasıl bir modernizm! Bu nasıl bir hayat ki, hayatın içinde esaret gizli. Bu nasıl bir hayat ki, hayatın içi kasvet dolu. Bu nasıl bir hayat ki, hayatın anlamı, anlamsızlık yüklü. İşte modern ötesi dünya, işte en gelişmiş esaret.

Hayatın anlamını arayanlar büyük şehirlerde boşuna zaman kaybediyor. Modern ötesi dünyanın bize vaat ettikleri diye bir şey yok, bizden kopardıkları var. Vaat edilen şeyler aslında sadece zamanın getirdikleri. Zamanla yenilik, doğal olarak gelir. Yeniliği, insanları sömürmek için kullananlara aldanmamak da insanın en önemli görevlerinden biri olsa gerek. Hızla adapte olduklarımızı ve zamanla alıştığımız şeyleri gözden geçirmemiz lazım. Şu hâl içerisinde sizce sorun yoksa bizim de söyleyeceğimiz çok fazla bir şey yoktur ama unutmayın ki, gerçeğin tadını bilmeyenler için sahte gerçeğin yerine yaşamını sürdürür. Sanal olan aslında sahte olandır. Hislerle aldatma, sahte olanın mahareti olsa gerek. Duygular, zihnin yanılması için yeterli olur. Onun için insan hep duygularından vurulur. Mantık ve bilinç gelişmedikçe, sahte olanın hâkimiyeti mutlak suretle devam edecektir. Onun için toprak çok önemli. Toprağı unutursanız, gerçeği bulamazsınız. Köylere dönmeyen bir millet, sahte dünyanın esiri olarak hayatına devam eder.

Boş araziler dururken, neden büyük şehirlerde istiflendik? Doğal kaynak suları dururken, neden damacanalara para veriyoruz? Topraktan bedava meyve toplamak dururken, neden çarşı pazarda, paramız kadar meyve yiyebiliyoruz? Toprağın üzerindeki huzur dururken, neden betonun üzerinde işkence çekiyoruz? Biraz düşünerek, biraz sorarak, biraz itiraz ederek ekranları netleştirebiliriz.