Dersler bitti, ziller paydosa çaldı.

Yuvarlak rakamlarla verelim, 550 bin sınıfı bulunan 70 bin okul öğrencisizliğe terk ediliyor!

18 milyon öğrenci üç aylık mekânlara çekilmek üzere. Evler, işyerleri ve sokaklar onların bir süre konaklayacağı adresler olacak…

850 bin memur, haydi bir dizi ayrıntıya girelim, fizik ve kimya memuru, matematik ve geometri memuru, dil ve din memuru,  beden ve müzik memuru, kültür, sanat, edebiyat memuru; diğerlerinin hatırı kalmasın, bilumum öğretmen takımı özgürlüğe adım atmanın rehavetine teslim edecekler kendilerini!

Dersler bitti, sınavlar bitti, kalanlar kaldı, geçenler geçti, öğretmenlerinden teşekkür ve takdir için puan dilenen öğrencilerin pek çoğu mutlu sona ulaşmanın hazzıyla sezon finalini oynayan dizilerin aktörü, aktristi sanki!

Müfredat memurları E-Okul’a son bir kez daha göz atıp not dökümü yaptılar. Başarılı bir sezon geçirmiş olmanın hazzıyla ders kesim cetvellerini çiziktirmekle meşguller. Sonraki rutinler arasında şunlar da var: Yazılı tomarlarını desteleyip bir poşete koyacaklar, okul idaresine teslim edecekler. Nice teslimatlar yapıp teslim tutanaklarını tek tek imzaladıktan sonra, kendilerini gel keyfim gel tekerlemesinin kucağına atmış olmanın rehavetini yaşayacaklar…

Memurin hazretlerini rahatta bırakıp sözü keselim. Evveliyata gidelim. Sezon içinde neler oldu, MEB’in okullarla ilgili günah-sevap defterlerine bakalım.

Öncelik iyi şeylere tabii ki: Birkaç yıldan beri devam eden, bitmekte olan dönemde iyice artarak pek çok okulun hemen her sınıfına monte edilen akıllı tahtalar hedef itibariyle kayda değerdi. Bunların internetle irtibatlandırılmasında yaşanan gecikmeler olsa da, gelinen aşamada eğitim memurları arasında işini akıllı tahta üzerinden gerçekleştirmek isteyenler bir çaresini bulup gereğini yapabilirdi. Yani artık Reşat Nuri’nin Çalıkuşu’nda takdim ettiği eğitim manzaraları `gerici’ bir konuma düşüyor, sınıf donanımı ve eğitim uygulamaları açısından modern ve çağdaş olanın çerçevesi yeniden belirleniyordu. Amma velâkin bu yeni karşısında vaktin Feride’lerindeki refleks nasıl tezahür edecek, sanki bu daha önemliydi.

Yeni cihazlar karşısında eğitim öğretim ordusu mensuplarının refleksi elbette genel bir ifadeyle özetlenemez. Fakat en azından yeni başlayanlar için şu eğilimin ağır bastığını da söylemekten çekinmeyelim: Akıllı tahtaları bir müzik kutusu, bir film platosu; sınıfları da ders araları ve boş dersler bağlamında bir yarı müzikhol, bir sinema salonu olarak tasarlayabilirsiniz.

Tabletlere gelelim. İnternetle iletişimi sınıflar ölçeğinde kurulduysa ne âlâ. Gerçekten kendini mesleğine adamış eğitimcilerle işine sıkı öğrenciler bir derece ustalaşıp ellerindeki cihazı eğitim öğretime formatlayabiliyor. Yeniye bir sebeple ayak direyen eğitimciler ise henüz paketlerinden çıkarmadılar cihazlarını yahut çıkarıp evdeki bebelerine teslim ettiler! Fakat pek çok öğrenci için tablet, hâlihazırda bir oyun deposu!

Şahsen akıllı tahta ve tabletler konusundaki olumsuzlukların aşılacağı kanaatini taşıyorum ben. Oysa daha önemli sorunlarla boğuşuyor eğitim camiasının paydaşları:

Eğitim sisteminin ruhuna sinmiş eski zaman düsturları… MEB’in geçmişten bugüne gelen kimi yasal dayanakları, kanunları, yönetmelikleri… Bunların özellikle donuk, baskıcı, tektipleştirici olanları. Yakın geçmişte bu çerçevede kimi adımlar atıldı, mesela “Andımız” denen bir metin kaldırıldı. İyi ama yetmez! Mesela pek çok ilkokulda sınıfın demirbaş tabelası olarak hâlâ asılı o metin. Haydi bu görseli bir kalem geçelim, iyi ama ruhu okulların bahçelerinde, koridor ve sınıflarında gezinmeye devam ediyor, bunu ne yapacağız

Eğitime geçmişten bugüne sirayet eden o mevhum ruh silinip atılmadıkça bir ilerleme, bir yeniden yapılanma mümkün görünmüyor. Bu ruhun üstüne hızla gidilmeli, sisteme yeni zamanların ruhu işlenmeli…

Bu ezeli meseleyi kaydettikten sonra, yıl içinde eğitim camiasından aldığım iki önemli şikâyete değinmek istiyorum:

Bir: Sistem sınav merkezli bir nitelik taşıyor. Özellikle ‘üç harfliler’ şeklinde kodlanan okul sonu sınavları, okulları öğrenciler açısından yaşanmaz mekânlar kılıyordu. Manzara bu doğrultuda daha bir koyulaştı geçtiğimiz sezon. İhdas edilen ortak sınavlar bütünüyle zıvanadan çıkardı sistemi. Örneğin artık sadece liselerin son sınıflarında değil, sınav haftaları denen süreçler bağlamında, bütün okullarda eğitim öğretim sekteye uğruyor. Sözgelimi bir yıl içinde altı (6) sınav haftası varsa ki öyle, ortalama bir buçuk iki ay ders yapmanız mümkün değil. Bu, kuşkusuz her şeyi ‘akademik başarı’ya yani sene sonu bir üst kurum sınavı başarısına kendisini adamış okullar için geçerli. Bu bağlamın dışında kalan okul var mı, o da ayrı bir konu. Dolayısıyla, işler çığırından çıkmış denilebilir. Eğitim kurumları asıl var oluş gerekçelerinden istifa etmiş durumda. Sözgelimi öğrencilerin fiziki, ruhi ve ahlâkî gelişmeleriyle ilgili normların hiçbir kıymet-i harbiyesi yok…

İki: Öğretmenlerin bir şikâyeti oluştu yıl içinde. Ortak sınavlarla birlikte kırtasiye işlerinin artması. Sınav analizleri, soru analizleri, performans değerlendirme kriterlerine bağlı istatistikî belgelerin hazırlanıp sunulması. Rutin olarak yapılmakta olan günlük, haftalık ve yıllık plan hazırlıkları, öğrenci danışmanlıkları, sınıf rehberlikleri, kulüp çalışmaları gibi her biri ayrı uzmanlık isteyen işlerin de varlığı düşünülürse, şikâyetlere hak vermemek mümkün olmaz. Bu arada, öğretmen arkadaşlar asli işleri olan ders anlatmayı ne zaman yapacaklar

Eğitimle ilgili yazılacakların sonu yok. Şöyle deyip bitirelim: Eğitim camiasına iyi tatiller!