Geçen yazımızda yaşadığımız zaman ve mekânda Peygamberin (S.A.V.) önderlik ve örnekliği meselesi etrafında kafa karışıklığı üretmeye yönelik polemiklerin çoğal(tıl)dığından söz etmiştik. Hemen her meseleyi cüretkâr bir tavır ve yaklaşımla tartışılabilir kılmaya iştahlı akıllılarımızın(!), Peygamber (A.S.) etrafında nevzuhur tartışmalara koyulduğunu kaydetmiştik.  Bu bağlamda Müslümanların son Peygamberi (S.A.V.) üzerinden nasıl bir kafa karışıklığına uğratılmaya çalışıldığına birkaç başlık altında işaret etmeye çalışmıştık.

Hadis külliyatımıza yaklaşırken şaibeli, kuşkulu gördüğü her bir hadisi “Kur’an’a vurmayı” bir yöntem olarak teklif eden bu yaklaşımın, bu işin esasını, usulünü ortaya koymak bir yana basit ve yüzeysel akli kıyaslar üzerinden gerçekleştirmeye koyulduğunu müşahede ediyoruz.

Çağın aklı ve idrak aletleri marifetiyle sözgelimi bir hadis metninde yer alan “harikulade” (gaybi) bir nakli uygun bir aklileştirme çabası içinde yorumlamayı (tevil) tercih ediyorlar.  Hıristiyanların yaptığı gibi peygamberlerini tanrılaştırması (ifrat), Yahudilerin kimi peygamberlerini yok sayması ve katli (tefrit)  sapmaları karşısında sahih bir peygamber idrakine sahip bulunmamız tabii ki hayati derecede önemli. Ne var ki peygambere izafe edilen her rivayetin sıhhatli (doğru) olmama ihtimalinden yola çıkıp bu yaklaşım biçimini hadis külliyatımızın geneli hakkında ciddi bir kuşku (şüphe) üretme düzeyine taşımak bir başka sapmaya yol açmaktadır (tefrit).

Temel mesele kanaatimizce şudur:

Peygamberin (S.A.V.) vahiyle olan irtibatı dolayısıyla Kur’an metni dışında, söz ve fiillerine dair nakledilen birikime dayalı ”sünnet” alanını olabildiğince daraltma çabalarıdır. Onun “yürüyen Kur’an” niteliğini “beyan” edici ve “teşrii” vasıflarını göz ardı etmek suretiyle dar bir daireye hapsetmektir. İyi ama neden ve hangi gaye ile

Kur’an ayetlerinin öteden beri kimi lafızları üzerinde spekülatif yorumlar üreterek modern çağ ve düzenlerin işine yarayışlı tevil operasyonları yapılageldiği malumunuz. Tam da bu noktada Resul-ü Ekrem (S.A.V.)’in pek çok hadis-i şerifleri, batılı, batıcı, seküler zihin ve yapıların kabullerine mazhar olmak sadedinde ciddi sıkıntılar üretiyor. Bu çevrelere İslam’ı anlatmak hususunda izah güçlüğüne sebep teşkil eden kimi hukuki (had cezaları, recm, el kesme vb.), iktisadi (faiz yasağı gibi) esasları çağın icapları(!) dolayımında yeniden yorumlanmalı ve hazretlerin kabulüne sunulmalıdır!.. Bilhassa söz konusu hususlar gibi icrai meselelerde sünnetin ihtiva ettiği bilgi ve belgelerin tevili elbet de kolay görünmemektedir.

O halde uygun bir metot ve yaklaşımla bu çeşit delillerin karartılması icap etmektedir. Bu gayeye erişme yolunda Resulün “abdullah” vasfını “resul” oluşundan yalıtmak suretiyle onu sıradanlaştırma ve sözünü değersizleştirme (hem de onun adına karar verircesine, o böyle söz söylemez makamından konuşarak) sünneti tasfiye etmeye, kadükleştirmeye uğraşmaktadırlar.

Bu operasyonu maksatlı yürüten unsurlar var. Bir de iyi niyetli (ama andığımız tehlikenin idrakinde olmayan) Müslümanlar, muazzam hadis gelenek ve birikimimizin kıymetini modern çağın pratik aklına ve onun eseri olan düzene kurban verme tehlikesiyle karşı karşıya.

İşte klasik yorum örnekleri…

Öyle ya zaten mütevatir haberlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Buhari ya da Müslim yüz binlerce rivayet arasından “sahih”lerini derlemiştir. Hem zaten kendisinden iki asır sonra hadisler yazılmıştır…

Yazı kadar hatta kimi zaman daha öncelikli ve yaygın olan “hıfz”ı bir bilgi kaynağı olarak görmeye yanaşmayan bu akıl, bize bunca bilgiyi aktaran ilk nesillerin ve dahi ümmetin “emniyeti” hakkında sürekli şüphe telkin ve teklif ediyor.

Ne yani,  hiç birine itimat etmeyelim de size mi itibar edelim.

Modern ve post-modern dönemlerin, “aklını pek seven”, “küresel değerlerci” yeni dindarları!

Biz mucizeye iman ederiz, onlarsa aklileştirmeye ve illa ki sebep-sonuç determinizmiyle “makul” bir izaha kavuşturmaya çabalar.

Biz deriz ki Allah’ın hadleri her zaman ve zemini en iyi terbiye esaslarıdır, onlar der ki “tarihsellik”, “hermönetik” ve “zamana uyumlu” vs.

Biz deriz ki zaman vahye uysun, onlar der ki “ama o kadar da kolay değil”!...

Farkındayız elbet kardeşim.

Hiç kolay olmadı ki!