İşte bu yüzden bu Mevlid gecesi, Müslümanların büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde ihya ettikleri çok aziz bir gecedir. Evet on beş asır evvel böyle bir gecede kainatın en büyük hadisesi vukua gelmişti. Bu mübarek gecenin sabahında güneş ufuktan doğmadan, karanlıklar içinde bunalan beşerin hayat ufkunda ilahi bir nur doğdu.  Bu gecenin sabahı gerçekten feyizli bir sabahtı; insanlık için yepyeni bir gün doğmuş, nurlu bir devir açılmıştı. Gönülleri karartan küfür ve zulüm kalkacak, şirk sönecek ve Hz. İbrahim (A.S.)ın inandığı tevhid akidesi yeniden canlanacaktı. İnsanlar cehaletten ve esaretten kurtulacak, ilme ve hürriyete kavuşacaktı. Kadın bir ticaret metaı olmaktan çıkacak, cemiyet içindeki itibarlı yerini alacaktı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumu ile; insanlık ruhuna çöken kabus son bulmuş, insanoğlu, yaratılışındaki manayı anlamıştır. O’nun doğumu ile, çocuğunu diri diri toprağa gömen, karısını değersiz bir eşya gibi çarşı ve pazarlarda, kumar masalarında satan zihniyet yıkılmış, yerini insan hayatına, kadınlık şeref ve haysiyetine saygı almıştır. O’nun doğumu ile, yaptıkları putlara tapan ve şirkten doğan düşmanlıkla birbirini boğazlayan insanoğlunun ızdırabı dinmiş, ruhlara tevhid akidesi, İslâm kardeşliği yerleşmiştir. O’nun doğumu ile, şirk, zulüm, istibdat, keyfilik ve derebeylik namına dikilen kaleler, yıkılmış, yüzyıllar boyu hiç sönmeyen sapıklık ateşi sönmüştür. Tevhid akidesinin sembolü olan Kabe’yi dolduran yüzlerce put yerle bir olmuş, şirkin sultası kökünden sarsılmıştır. Bütün dünya nizamının bozuk olduğu, en büyük puthanelerin yapıldığı, ALLAH Teâlâ’ya ibadet yerine putlara tapıldığı, yağmacılık âleminin baş döndürücü bir şekilde gelişip tezahür ettiği, kısa bir ifade ile insanlık şeref ve haysiyetinin katledildiği, koyu bir cehalet devrinde alemlerin medarı iftiharı, peygamberler kafilesinin serdarı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin nuru, gün doğmadan bütün dünyayı aydınlığa kavuşturduğu gecedir. Bu muazzam meş’ale; ağaçları ve taşları secdeye getirdi, putları devirdi, küfür saraylarını yıktı, paslı sinelerin, puslu fikirlerin ilâcı, iman edenlerin baş tacı oldu. Binaenaleyh iyi düşünülürse, Mevlid gecesinin ne kadar büyük ve derin bir sevinç ve saadetle ihya edilmesinin gerektiği kolayca anlaşılacaktır. Çünkü böyle mukaddes bir peygambere nail olan Müslümanların, bunun minnet ve şükranını bütün varlıkları ile eda etmeleri ve bu nailiyetin şerefine yakışır bir idrak içinde peygamberlerinin doğuşunu ihya etmeleri icab eder. O gece ki, cehalet ve zulmet bulutlarının, nur u Muhammediyle dağıldığı gecedir. O gece ki; körü körüne, cehalet, sefalet, vahşet ve atalet girdaplarında boğulan insanların hürriyet ve ebedî saadete ermeye başladığı gecedir. O gece ki; yırtıcı hayvanlara dahi, rahmet okutacak kadar, merhametsizlikte ileri gitmiş olan insanların kalblerine, şefkat ve merhamet hislerinin dolduğu, ALLAH Teâlâ’nın, insanoğluna bahşettiği büyük nimetlerden biri olan, kız çocuklarının, diri diri toprağa gömülmekten kurtulduğu gecedir. O gece ki; zirveye ulaşmış her türlü vahşet ve dalâletin, sapıklığın sona erdiği gecedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hayatını ve insanlık tarihinde yaptığı büyük inkılabı daha iyi kavrayabilmek için, o zamanki Arabistan’ın durumunu ve Araplar’ın yaşayış biçimlerini bilmekte fayda vardır.  O doğmadan önce Araplar, kabileler halinde yaşıyorlardı. Her kabile, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Genellikle çöllerde yaşayan Araplar, çadır ve göçebe hayatı sürüyorlardı. Şehir hayatı yok gibiydi. En önemli şehirleri Mekke, Yesrib (Medine) ve Taif’ti. Mekke-i Mükerreme’de Kureyş, Taif’te Sakif, Yesrib’te ise Kaynuka Oğuları, Nadir Oğulları ve Kurayza Oğulları olmak üzere üç Yahudi kabilesi oturuyordu. Kabileler savaşılması, kan dökülmesi haram olan Muharrem, Receb, Zilkade ve Zilhicce ayları hariç devamlı birbirleriyle savaş halinde idiler. Arapların çoğu putperestti. Yaptıkları heykellere tapıyorlardı. Mekke-i Mükerreme’de Kabe ve civarına 360 kadar put yerleştirmişlerdi. Her kabilenin kendine özel bir putu, bu putların her birinin özel bir ziyaret günü vardı. Yılın her gününde putlarını ziyaret etmeye gelenlerle dolup taşan Mekke, hem putperestliğin merkezi, hem de ticaret merkezi haline gelmişti. Putperestlerden başka Arabistan’da Musevi, Hristiyan, Mecusi, ve Sâbiî dinlerine mensup insanlar da yaşamaktaydı. Çok az sayıda, Hz. İbrahim (A.S.)ın tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek tanrı inancında olan “hanif”ler vardı. İçki, kumar, vurgunculuk, hırsızlık önlenemez bir hale gelmişti. Yetimlerin, dulların, acizlerin hakları gasp edilmekteydi. Geçindirememe bahanesiyle çocukları öldürmek adet gibiydi. Kız çocuğu doğurmak, yüz karası sayılır, kız çocukları diri diri toprağa gömülür veya ellerinden tutulup su kuyularına atılırdı. Kadınlar ise bir eşya gibi muamele görürdü. Dinî buhran, içtimaî, ahlakî buhranlardan daha az ve önemsiz değildi. Herşeyi inkar eden itikatsızlıklar, tuhaf tuhaf akideler, hurafeler, putperestlikler almış yürümüştü. İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnızca Arabistan değil, bütün dünya insanları zulüm, sefâlet ve cehâlet içindeydi. Binbir türlü sıkıntılarla bunalmış olan insanlık artık bir kurtarıcı beklemekteydi. Kur’an-ı Kerîm bu dönemi şöyle anlatmaktadır:“İnsanların kendi elleriyle kazandığı şeyler, kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden fitne-fesat karada ve denizde yayıldı, her tarafı kapladı.”   Rum sûresi:41

MEHMET TALÜ