“Âlimi, arifi, bilgesi, filozofu, mütefekkiri kalmayan dinin binlerce hukukçusu olsa ne fayda. Olmadığı da ortada zaten.”
Bu cümleye şapka çıkarılır. Sadece şapka çıkarılmakla kalınmaz, ayrıca şapkayı önümüze koyup düşünmeye de vesile olur bu cümle.
Çok zamandır böyle esaslı teşhisler koyan kalemlere rastlayamıyoruz.
Genelde revaçta olan cümleler zevahiri kurtarmaya yönelik, zülfü yâre dokunmayan cinsten cümleler nev’inden.
‘Çok şükür iyi mesafe aldık. Her taraf köprü, üst geçit, alt geçit, hemzemin geçit’
Kimse neden insandan insana mesafeleri kısaltacak, kolay ulaşılacak köprüler kurulmuyor diye sormuyor.
‘Yeni bir nesil doğuyor. Örtülü kadınlarımızın sayısı fevkalade arttı. Geçen sörvayvırda başörtülü kızımızı görünce göğsüm kabardı.’
İyi de, devlete örtü ilk önce ‘örtülü ödenek’le birlikte girdi. Niye buna kimse sevinmiyor?
‘Abi iyiye gidiyoruz, her evin önünde birden fazla araba var. Annenin ayrı kızının ayrı otomobili var, üstelik kızınınki üstü açık.’
Ya aylık akbil borcunu hâlâ ödeyemeyenler. Bu konfor niye bu insanları es geçiyor? Hangi araba iyiye gidiyor?
Biz tekrar başta alıntıladığımız cümleye dönelim: “Âlimi, arifi, bilgesi, filozofu, mütefekkiri kalmayan dinin binlerce hukukçusu olsa ne fayda. Olmadığı da ortada zaten.”
Mahmut Erol Kılıç’ın geçen gün Yeni Şafak gazetesinde yazdığı bir yazıdan aldım bu cümleyi. Mahmut Erol Kılıç, İslam’ın içini boşaltan Müslümanlar başlıklı yazısının bir yerinde şöyle diyor: “ABD’de yapılan bir araştırmada ‘Bir zamanlar Müslüman’dım (Ex-Muslim)’ diyenlerin sayısında büyük artış gözlemlenmekte imiş. Bunların çoğu sonradan ihtida ederek Müslüman olanlardan. Diğer bir kesim ise bazı Ortadoğu ülkelerinden Müslüman geçmişiyle Batı’ya gelenlerden. İslam’dan çıkanlardan bazısı ateist oldum derken bazısı da Hıristiyanlık gibi başka bir dine girdim diyormuş. Hatta bu eski Müslümanlar İngiltere’de o kadar çoğalmış ki Council of Ex-Muslims of Britain (CEMB) adında bir konsül dahi oluşturmuşlar.”
Farkında mısınız bilmem, son zamanlarda ‘Nasıl İslam’dan Çıktım?’ noktasında tecrübelerini anlatan paylaşımların sayısında belirgin bir artış var. Bu sadece ülkemizi ilgilendiren bir durum değil, dünya sathında böyle.
Din, din görevlilerine bırakılmayacak denli ciddi bir alandır!
Arif, bilge, filozof gibilerinin yerini kanaat önderi, ekran hocası, siyasi borazanlar almış.
İstinca, istibra, küçük yaşta evlilik dışında başka hiçbir konuya kafa yormayan bu insanların dinî otorite kabul edilmesi bakalım başımıza daha ne işler açacaktır.
Memleket iyiye gidiyorsa siz niye bu iyinin peşine takılmıyorsunuz ağalar?!
İÇİMİZDEKİ KİBİR, DIŞIMIZDAKİ RİYA
Kibir hâlâ ateşsiz silahlar sınıfına dâhil bir silah olarak kullanılmaya devam ediliyor.
Tevazu kitaplarda istirahata çekilmiş bir kavram.
Kibirle abdest tazeleyip namaza duranları en çok belli makamlara geldiğini zannedenlerde görüyoruz.
Kendi hastalığını görmezden gelerek toplumsal hastalıklara çare üretmeye çalışıyor bu tipler.
Müslümanların toplumun her alanında varlık göstermesi için çeşit çeşit çalışmalar başlatıyorlar. Müslümanlar dedikleri aslında en tanıdık, en aşina, en yakın bildikleri kişilerden ibaret.
“Sakin ol! Ben kral değilim. (Güneşte) kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” diyen peygamberin fiili sünnetini üzerinden zıplayarak geçerler.
Diğer taraftan, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi kibir tonlaması yapmayan kişileri ‘hadis inkârcısı ya da Peygambersiz İslam söylemcisi’ addetmekten çekinmezler.
Kibirleri yoksula, garibana, işçiye, miskine ulaşmaya manidir.
Uzaktan fırlattıkları bakışları gayet okunaklıdır: ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!’ cümlesini dudaklarının tam kıvrım noktasına asmışlardır.
Sonuç almalar üzerine giderler. Yüzdelik hesaplarla oynarlar.
Oysa din insanın kendisinden başlar, bunun farkında değildirler. Kibir, sadece vaaz konusudur.
Süleymaniye ve Sultanahmet Camii’nde verildiğinde tadından yenmez.
Tadından yenmediği için de hayat pratiğinde bir yeri de yoktur.
Riyaya gelince, bugünün riyası (ikiyüzlülüğü) şartların doğurduğu konjonktürel bir olgudur.
İç yüzünü evde unutanlar her zaman çevrelerinde mask niyetine de kullanılan dış yüzlerden birini kullanabilirler.
Bu ‘dün dündür bugün bugündür’ atalar(!) sözünün tecelli etmiş şeklidir.
İnsanlarla hangi yüzlerini muhatap alarak konuşacağımıza karar verebilmiş değiliz.
Kibir ile riya hep birlikte gezerler. Riya kibre insan içine çıkabilmesi için yüz takviyesi yapar.
Kibir ise riyaya çağdaş fetvalar üretir. Riyanın her fiilinde kibrin ıslak imzası vardır.
İkisi de her türlü itiraza karşı kendilerini haklı görürler.
Bu yüzden kibir kimseyi yanına yaklaştırmaz, riya bir gördüğüne bir daha görünmez.