Oysa ‘normalleşme’ sırasına girmiştik İsrail’le...

Önce Mursi’yi deviren Sisi yönetimi.. Sonra Mavi Marmara davalarını düşüren Ankara… Ve en son olarak da kendisine yeni bir yol haritası çizmeye zorlanan Riyad, İsrail’le normalleşme süreçlerini işletti. Bu üç ülkeyi irili-ufaklı kimi Müslüman ülkeler de takip etti. Çıbanbaşı olarak görülen İsrail birdenbire Ortadoğu’da açan güzel bir çiçek oluvermişti. Sanki İsrail’le birlikte Filistin, Gazze de huzur bulacaktı. İsrail’le mutabakatlar yapılırken, Gazze’ye de rahatlık ve konfor götürülecek aldatmacısı halklara yutturuluyordu. Biz rahatız ya, rahatlık Gazzelilerin de hakkıydı. Biz elektrikle yaşıyorsak, elektrik onların da hakkıydı. Bunun da yolu İsrail’le dostluktan geçiyordu.

Önce Kudüs’ümüzü çalmaya kalkıştılar ABD ile birlikte. Kudüs, İsrail’e başkent ilan edildi.. Normalleşmiştik ya hani denge politikasını hemen devreye soktuk. Madem onlar Kudüs’ümüzü gasp etmeye kalkışmıştı, öyleyse biz de Kudüs’ü bölebilirdik. Doğu Kudüs-Batı Kudüs diye ikiye böldük şehrimizi. Topladık bütün İslam ülkelerinin yöneticilerini ve resmen; Batı Kudüs sizin olsun dedik. Filistin’e ve Kudüs’e İsrail vizesiyle gidebiliyorken, Mescid-i Aksa’ya İsrailli askerlerin müsaadeleriyle girebiliyorken söyledik bunları. Kendimizi ve halklarımızı kandırıyorduk aslında.

Yöneticilerimiz seçilmiş ağdalı cümlelerle yine güzel güzel kınadı İsrail ve Amerika’yı… Trump bir çılgın, bir deliydi; İsrail ise bildiğiniz gibi işte. İsrail mevzi kazanıyor, istediğini alıyor; bizim yöneticilerimizse nutuklarla, yalancı söylev ve çıkışlarla durumu kurtarıyordu. Anlayacağınız bir garip tiyatroyu hatasız sahneleniyordu. 

ÇİÇEK DEĞİL ÇIBANBAŞI

Filistin mi! Biz normalleştikçe İsrail’le, Filistinlileri de yalnızlığa mahkûm ediyorduk. Gönlümüz onlarlaydı, ama aklımız ve fikrimiz İsrail’le. Kudüs krizinden sonra bir kez daha çiçek değil çıbanbaşı olduğunu gösterdi İsrail. Her zaman yaptığını yaptı ve bir kez daha saldırdı yalnız sandığı Gazze’ye. Unuttukları bir şey vardı ki, yalnız sandıkları o topluluk inanmış, mücahit bir topluluktu. Allah’ın (c.c.) yardımıyla planlanmış büyük bir İsrail saldırısı bir zafere dönüşmüştü…

Bu sevince bir sevinç de bizim katmamız lazım. İsrail’le “normalleşme” adına yapılmış ne kadar anlaşma varsa hepsini yırtıp atmamız lazım. İşte o zaman ülkemiz sınırları içerisindeki Filistin sevdalıları da kardeşlerinin sevinç nidalarına ses katar...

BİR PARANTEZ DE LİBYA KONUSUNA AÇALIM

“NATO’nun Akdeniz’de Libya’ya silah ambargosunu denetleme misyonuna en büyük katkıyı Türkiye yapacak. Türkiye, 4 firkateyn, 1 denizaltı ve 1 yedek gemi gönderecek..

Türk askerine Libya vizesi veren tezkere TBMM’de kabul edildi. Beş gemi ve 1 denizaltı dün resmen uluslararası göreve başladı. 1028 asker Libya yolcusu. Türk askeri kara harekâtına katılmayacak, komuta NATO’ya geçecek. Tezkere ile Türk askeri Trablusgarp Savaşı sonrası 1912’de çekildiği bölgeye, 99 yıl sonra bu kez NATO görevi için dönecek.”

LİBYA BİZE YARDIM İÇİN, BİZ LİBYA’YI İŞGAL İÇİN GEMİ GÖNDERDİK

Belki de çoğumuz bu haber metinlerini hatırlamakta zorlanıyoruz. 24 Mart 2011 tarihli flaş haberdi, Türkiye’nin Libya’ya savaş gemileri göndermesi. “Libya’ya savaş gemisi” derken yanlış anlaşılmasın, onların Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bizlere yaptığı iyilik gibi bir şey değil ha.. Maalesef savaş gemilerimiz Libya’yı Batılıların istilasından korumak için Libyalılar için gitmemişti, batılıların Libya üzerindeki hesap ve menfaatleri için gitmiş, NATO’nun emrine verilmişti. Topraklarımıza, düşman olarak saldıran ülkelerin askerleriyle birlikte 99 yıl sonra Libya’yı parçalamak için gidilmiş olması da başka bir acı, başka bir hazin değil mi?! Türkiye’ye Kıbrıs Barış Harekâtı’nda müstesna katkılar sağlayan Libya’ya, Muammer Kaddafi’ye böylesine teşekkür etmiş olmamız kadar, tarihimize yazılmış bir başka kara leke de herhalde 2003’teki 1 Mart tezkeresiydi.

Niçin mi hatırlattım, Libya konusunu. İtiraf edelim hadi neredeyse hepimizin unuttuğu konuydu Libya. Tuhaf ama sanki gizli saklı yapılan Roma toplantısı vesilesiyle hatırlamış olduk. Meğer Libya için sessiz sedasız bir masa kurulmuş Roma’da. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın başkanlığında iştirak eden Türk heyetinin Libya Konferansı’nı terk etmesiyle de fark edebildik onca gündemin arasında Libya pazarlıklarını.

Türkiye’yi temsil eden heyetin konferanstan çekilme kararı şu cümlelerle duyuruldu dünyaya:

“Uluslararası toplum maalesef bu sabah tek vücut olamamıştır. Son dakikadaki emri vakisiyle bazıları İtalyan ev sahipliğini suiistimal ederek sürece tek taraflı müdahalede bulunmuştur. Kimi ülkelerin süreci kendi çıkarları doğrultusunda sakatlamaya çalışmaları devam ettiği müddetçe Libya’da istikrar sağlanamaz. Libya’nın daha fazla değil daha az dış müdahaleye ihtiyacı vardır.”

ÖNEMLİ OLAN MASALARA OTURMAK DEĞİL, MASAYI KURAN OLMAKTIR

Metin çok önemli bir metin… Her cümlesinde bildiğimiz ama bildiğimizi kendimizden bile sakladığımız bazı gerçeklere atıf var. Lakin son cümle metinden cımbızla çekilip tahlil edilecek bir cümle: “Libya’nın daha fazla değil daha az dış müdahaleye ihtiyacı vardır” cümlesi bizi 2011 yılına götürüyor. Olup biten bir şey üzerine “keşke” demek büyük manalar taşımıyor belki ama.. Dersimiz olsun diye ifade ediyorum: Keşke Libya işgal edilirken de “biz dış müdahale tanımayız” deseydiniz! Keşke bugün kalktığınız sırtlanlar sofrasına o gün bu ülkeyi, bu milleti hiç ortak etmeseydiniz. Keşke, bu veballeri hiç yüklemeseydiniz kendinize ve bu millete! Dostlarla çıkılmayan yolda kaybolacağımızı anlamış olsak, biz değil düşmanlarımızın değil, düşmanlarımız bizim masamıza oturur. Önemli olan masalara oturmak değil, masayı kuran olmaktır.

ET YERİNE BAHANE ÜRETİLİYOR

Ümmet coğrafyasındaki büyük sorunlarımızın gölgesinde kalsa da ülkemizde de önemli gelişmeler oluyor.

“Alanının uzmanı” denmiş, politikanın dışından gelmişti. Ona-buna bakmaz, partizanlık yapmazdı; işine odaklanırdı belki de. Partili olmadığı için de kim bilir partililer; ihaleler, menfaatler ve yolsuz haller için çok sık çaldıkları, hatta aşındırdıkları bu kapıyı bu kez  çalamazdı hem.

OLMADI MAALESEF!

Bakan bey konuştukça, aynı tas aynı hamam havası oluşuvermeye başladı. Önce oy meselesiyle kendinden söz ettirdi.. Bakan Bey, tarım ve orman sektörünün temsilcileriyle Adana’da bir araya geliyor ve basına kapalı bir toplantıda, “Belediyeciliğe” soyunuyordu:  “Bu seçimde tek tek kapıları çalacağız. ‘Haydi dostum, arkadaşım. Bu AK Parti’nin meselesi değil, bu Recep Tayyip Erdoğan’ın meselesi değil, bu memleket meselesidir. Yarınlarınızın meselesidir, çocuklarınızın geleceğinin meselesidir’. bir oy fazla almanın peşinde olmamız lazım” diyordu.. (8 Ekim 2018-Milli Gazete)

Memleket meselesidir diyor, memleketin tarımını, hayvancılığını kurtaracağına AK Parti’yi, belediyeleri kurtarmaya çalışıyor. Oy istiyor, oy dileniyor. Partili değildi, ama partililerle arasındaki makası çabucak kapatmaya kararlı bir atakmış öyle değil mi.

AK Partili bütün tarım bakanlarının başının belası olan et fiyatlarıyla da ayrı bir sükse yaptı Bakan Bey. Unutulmaz politik repliklerin literatürüne geçecek formülle girdi konuya.. Ne demişti Bakan Bey, “Et yerine balık, tavuk, hindi, yesek bu iş çözülecek.”.

Koca bakanlık, bakanlığın koca koca “herifler”i; “Balık yersek bu iş çözülür” formülüne bel bağlamış anlayacağınız. 2002’de vatandaşlar 6 kilo, şuanda da 15 kilo et yiyormuş, eti biraz daha az yersek eğer fiyatlar ucuzlayacakmış. 15 kilo et meselesini, “sosyal medyalık” bir hezeyan olarak gördüğümden, değerlendirmeye bile almayacağım. 

Bakan Bey’den devam edelim: “İşin sağlık tarafı da var. Eti biraz daha az yiyelim, diğer taraflara doğru gidelim. 40’ına kadar kuzu, 40’ından sonra kuzunun yiyeceğini yiyeceksin. Diyetisyenler de bunu öneriyor. Et yerine balık tüketelim.” Diyetisyenlerden ilham alınmış belli.. Malum,  et tüketilemediğinde, etin yerine geçebilecek besinler listesi diyetisyenlerin başucu reçetesi. Hatırlıyorum da, bir zamanlar kurban kesimini de tartışmaya açan zavallı bir güruh, hayvan kesmeyin kampanyası başlatmış, et yerine mercimek yiyin diye pankartlar asmıştı.

Et yerine ne yersek, et fiyatı krizini aşabiliriz diye çok düşünülmüş, ve söylenmiş…

“Bunları tüketin, et yemiş gibi olursunuz” tarzı, tarz değil.. Koca bir bakanlığın ana politikası haline gelecek bir yaklaşım hiç değil. Çünkü et yemenin, et yiyebilmenin “gibisi” olmaz.  Diyetisyenlik değil işimiz, tarım!

Söz bizi buraya kadar getirmişken, yokluk yıllarındaki Fransız halkı için söylenen meşhur “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler /S’ilsn’ontplus de pain, qu’ilsmangent de la brioche” sözünü hatırlamamak da olmaz. Ünlü Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’e atfedilen bir söz. Ona ait olduğu tartışılsa da Kraliçe Marie Antoinette, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözüyle hatırlanıyor. Bakan Bey de Kraliçe Marie Antoinette gibi hatırlanmak istemez sanırım.

Konuyu toparlayalım;

Boş verin siz balığı, tavuğu, hindiyi… Etin fiyatını ucuzlatın, vatandaş istediğini yesin.. Hiç değilse vatandaşın ne yiyeceğine, ne pişireceğine karışmayın, diyeceğim, ama bu da mümkün değil. Vatandaşın ne yiyeceğine ya da ne yemeyeceğine aslında hükümetler karar veriyor, vatandaş değil. Bakan Bey diyor ki et yemeyin! Ne mümkün zaten et yiyecek ekonomik mecal mi kaldı. Merak ediyorum, yarın soğan fiyatları biraz daha artınca, o zaman soğanın yerine de yemeğe mevsimin turpunu mu doğrayın diyeceksiniz.

Deniyor ki, iki görevimiz var, birincisi tüketiciyi korumak diğeri de üreticiyi.

Eyvallah da, üreticiyi korursanız, tüketiciyi kollamanıza zaten gerek yok. Lütfen siz üreticiye odaklanın, hayvancılığı ayağa kaldırın. Tarım Bakanlığı’nda kızağa çekilmiş vatanperver bürokratımız, insanımız çok. AB, Türkiye tarım ve hayvancılığı için hükümetlerimize şu güne kadar hangi ev ödevini verdiyse, bütün bu ödevleri yırtıp atmakla işe başlayın. Çılgın projeler deniyor ya hani, Kanal İstanbul vs. Ülkenin ihtiyacı olan en büyük çılgın proje tarım ve hayvancılıkta yeniden esasa; yani üreticiye, yani çiftçiye,  dönmek olacaktır. Siz çiftçiyi korursanız, kol kanat gererseniz, üretim artacak, üretim arttıkça da tüketiciyi doğrudan korumuş olacaksınız. Eğer gerçekten tüketicinin sağlığını düşünüyorsanız, tüketiciyi korumak istiyorsanız; diyetisyenlerin tavsiyelerine bakarak formüller geliştiriyorsanız… Hem çiftçi NBŞ lobisine yem ediliyor, hem de tüketicinin sağlığına kastediliyor. Öyleyse önce glikozla savaşın!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kurdaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

05

Mücahide - Kalemine yüreğine sağlık hocam, harika olmuş...

Yanıtla . 0Beğen 22 Kasım 08:18
04

.? Musluman - Yahudiyi ve iş birlikçilerini tanımak için taaa 1492 den başlamak lazım tanımaya araştırmaya.

Yanıtla . 6Beğen 15 Kasım 15:09
03

Sessi̇z - türkiye israille yıllık 5 milyar dolar ticaret yapıyor

Yanıtla . 6Beğen 15 Kasım 11:40
02

Mahmut - Doğru söze ne denir.

Yanıtla . 5Beğen 15 Kasım 11:02

Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?