“Benim size anlattıklarımı kimseye söylemeyeceksiniz, kimseyle paylaşmayacaksınız, bunları ben size özel olarak anlatıyorum, herkes bunları anlamaz ve siz anlatamazsınız; eğer anlattıklarımı başkasına anlatırsanız size hakkımı helâl etmem! Benim bu anlattıklarımı bilmedikten sonra doktor olmuşsun, profesör olmuşsun ne yazar, o zaman sen bir hiçsin” diyordu ilkokuldan mezun olduktan sonra, ortaöğretimi dışarıdan veren ve kırklı yaşların ortasında “açık yüksek ilâhiyat” okumaya çalışan ve rüyasında büyük bir âlimden icazet aldığını söyleyen hocanım!

Ne yazık ki bu hocanım, günümüz Türkiye’sinde “derin din” anlattığı vehmiyle “mânevî arayış içerisinde olan onlarca bayana böyle hitap ediyor! Mâlûmatı ilim sanarak ve onları birtakım uçuk hikâyelerle süsleyerek hurafeler ne zamandan beri “derin din” oldu Böyle bir mantıkla, din eğitim ve öğretimi olabilir mi

İslâm adına hareket ettiğinizi söyleyeceksiniz, “rehberimiz Kur’an”, “örneğimiz Hz. Peygamber”dir diyeceksiniz, sonra da Kur’an ve Peygamber’i yok sayarcasına kendinize göre “gizli” bir “yol/din” belirleyeceksiniz. Bu olsa olsa “sizin dininiz”dir, çünkü müminler arasında bile “paylaşılmayan” bir din Allah’ın dini olamaz.

Söylediklerinizin doğruluğuna güvenemediğiniz için mi onların paylaşılmasını yasaklıyorsunuz Eğer söyledikleriniz Kur’an’da ve Sünnet’te varsa, zaten onları gizlemeye hacet yoktur, çünkü onlar alenîdir, herkesin fikrine ve zikrine açıktır. Hatta Kur’an “meydan okur” kendini bir şey sananlara, gücünüz yetiyorsa bir benzerini getiriniz diye!

Artık Türkiye’nin sosyal şartları değişmiştir, okullarda din eğitim ve öğretimi serbesttir. “Merdiven altı din eğitimi” illegal hale gelmiştir ve samimiyetten uzaktır. Ne yazık ki buralarda nefislerin tatmini devrededir. Bazı insanlar, akıllarını tatile mi göndermiş gibi buncacık kurnazlığı anlamıyorlar da onların söylemlerine kanıyorlar

Aslında “Benim anlattıklarımı kimseye söylemeyeceksiniz” dendiği anda zihinlerinde şimşeklerin çakması gerekirken, onca hanımın sus pus olmasının sebebini gerçekten merak ediyorum. Bu etkinin ve korkunun sebebi ne olabilir İnsanlar nasıl oluyor da bu kadar saf olabiliyorlar Sanki basiretleri bağlamış gibi. Rabbim ne kadar ulvî bir yolun var ki gafiller ve cahiller bile senin adını kullanarak insanları ikna edebiliyorlar! Âşık ile mâşuk arasına giren “ağyâr”ın tavrı gibi, insan ağyârdan sevdiğinin adını duydukça nasıl kendinden geçiyorsa, acaba bunlar da mı aynı duyguyu yaşıyorlar demekten kendimi alamıyorum.

Evlâdı ana babaya “düşman eden”, onların arasını açıp onlara husumet besleten bir “din” söylemi olabilir mi Nefislerin tatmini için, alkış almak için, en önemlisi para kazanıp maişetini temin etmek için Allah’ın dinini istismar edenler bunun vebalini nasıl ödeyecekler

Kendi hayatlarına şöyle bir bakıp Allah’ın kendilerini nasıl imtihan ettiğini bir görebilseler, üç kuruşluk menfaat için Allah’ın dinini satmaya kalkışmazlar. Eğer gerçekten Allah’a inansalar bunları yapabilirler mi Yaptıkları “yarın” ayan beyan önlerine konduğunda acaba ne cevap verecekler

Bütün bunlara rağmen insan, Allah’ın kendine büyük bir nimet olarak verdiği aklı niçin kullanmaz, ya da kullanamaz Efsunlamak / efsunlanmak denen şey bu mudur yoksa

“Yanlış”a, “yanlış” demek için karşınızdaki insanın basiretinin bağlanmamış olması gerekir. Basireti bağlanmış birine ulaşmak çok zordur. İnsan gözünü ve kalbini dışa kapatırsa, hiçbir uyarıyı ve uyaranı görmez. Tek yönlü bilgi insanı kör ve sağır yapar. Onun için farklılıkta, farklı düşüncelerde, ihtilâfta rahmet vardır buyuruyor Hz. Peygamber.

Mahalle arasında Kur’an öğrenen birine, harflerin telaffuzuyla ilgili yanlışını söyleseniz, sizin söylediğinize inanmaz, çünkü kendisine öğreten hocanın öğrettiğini doğru kabul eder. Hani haksız da değil, çünkü görüp göreceği “hoca” odur. Oysa ilim kimsenin tekelinde değildir.

İnsanın her zaman doğru olarak bildiği şeyleri test etmeye açık olması gerekir. Öğrendiği her şeye öncelikle “acaba” demesini bilmelidir. Ne verilirse “yemek”, nasıl insanı mide fesadına uğratırsa, her bilgi de hele hele “gizli” kaydı konan bilgiler de zihin deformasyona sebep olur.

Merdiven altı din eğitimi sağlıklı bir eğitim değildir, çünkü istismara çok açıktır. Eğitim ve öğretim mutlaka test edilebilir olmalıdır. Böyle bir ortamda yetişen birine “Bu harfin telaffuzu öyle değil, şöyle olması gerekir” dendiğinde, “doğru”ya “yanlış” diyerek, doğru olmayan telaffuzda ısrar edebiliyor. “Yanlış”ın farkına vardığında “pişman” oluyor fakat iş işten çoktan geçmiş oluyor ve hatta çoğu zaman bu yanlışı düzeltmek mümkün de olmayabiliyor. Bu durumu bir misalle açıklamak gerekirse, şöyle bir örnek anlatılmak isteneni daha iyi açıklayıcı olabilir diye düşünüyorum: Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:

“Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz ”

Doktor, “Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan ve bir kova! Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız ” diye!

Adam: “Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük!” diyor.

“Hayır” der doktor, “Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.”

Buradan da anlıyoruz ki akıl, bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır. Demek ki akıl devre dışı kalınca basiret bağlanıyor, sevgiye ve saygıya giden yollar da kapanıyor. Yanlış bilgi verip bir insanın ölümüne sebep olan birilerine Hz. Peygamber, “Yazıklar olsun size!” diyor ya, ben de aynı şekilde din adına yanlış yönlendirerek, insanları hayat mücadelesinden koparıp onların kanına girenlere “yazıklar olsun” diyorum.

DR. İHSAN ALPEREN