Anadolu hareketinin maksadının esir padişahı kurtarmak olduğunu ısrarla vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, iki hafta sonra bu kötü fetvalar hakkında; “Zat-ı Şahanenin ağzından işitsem bunun zorlayarak ve tazyik altında olduğuna hükmederim” diyecekti. İşte hadise bu kadar açık.
TARİHİ, sosyolojik bir bakış açısıyla incelemeden hükmeden ve tarihî kahramanlar hakkında ahkâm kesen malûm zümre tarafından evveliyatından beridir dillerine doladıkları ve Sultan Vahideddin Han’ın ihanetini! İspatlamak manasında en mühim koz olarak kullandıkları o meşhur idam fetvaları hakkında biraz konuşmak lâzım diye düşünüyorum.
İşgal altında inleyen ve tüm mekanizmalarına İngiliz ve Fransız yetkililerinin müdahele edebildiği Osmanlı Devletinin Şeyhülislam’ı Dürrizade Abdullah Efendi, 10 Nisan 1920’de verdiği beş adet fetvada “Kuva-yı Milliye mensuplarının kâfir, öldürülmelerinin farz, kitle halinde öldürülmelerinin meşru, bunlara karşı çarpışmanın vacip, çarpışmadan kaçmanın günah, Kuva-yi Milliyeciler’i öldürenlerin de gazi olacağını söylüyordu. İmparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’na girdiği sırada, savaşa Almanların safında girmemiz noktasında çıkartılan fetva nasıl Alman İmalâtı ise, Ankara’ya karşı verilen fetva da İngiliz imalatıydı. Hatta İşgal İstanbul’unun İngiliz İstihbarat Subayı Bennett’e göre fetvalar İngiltere’nin elçilik baştercümanı Andrew Ryan’ın baskısıyla alınmıştı. Fetvayla beraber bir de hükümet bildirisi yayınlandı. İngiliz İşgal Kumandanlığı bildiri metnini tam üç defa değiştirmiş. Zira ilk ikisini çok hafif bulmuştu. Bu köksüz ve dayanaksız fetvalardan dolayı Dürrizade’ye 16 Nisan 1920’de başta Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmed Rıfat Efendi’yle (sonraların Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi) 81’i il ve ilçe müftüsü, üçü kadı, 10’u ulemadan milletvekili ve 52’si de müderris olmak üzere 147 kişinin imzasını taşıyan bir karşı fetvayla cevap verildi; “Düşmana karşı elden gelen gayretin gösterilmesi farz, bu mücadele için can verenlerin şehid, hayatta kalanların gazi olacakları” müjdelenmiştir. Şimdi empati metodu ile bu hadiseyi tahlil etmek gerekir. Mustafa Kemal Paşa gibi bir padişah yaverini bile hiçbir saygısızlık yapmadığı halde sadece emirlere itaat etmediği için önce görevden alan daha sonra da hakkında idam fermanı düzenleyen hain sultanın hain hükümeti, niçin devletin resmi fetvasına karşı gelerek “antitez” manasına gelen zıt bir fetva düzenleyen Anadolu ulema takımını da topyekün kınayıp, Rıfat Efendi gibi devlet memuru olanları önce vazifelerinden atıp daha sonra da haklarında idam fetvaları yayınlamıyor Hâlbuki içinde bulunduğumuz şu zaman dilimi içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığı verdiği emrin tam tersi faaliyetlerde bulunan, bu yetmezmiş gibi bir de aleyhte propanganda yapan bırakınız il müftülerini basit bir köy camii imamını bile görevden atmaz mı Ankara İl Müftüsü Rıfat Efendi ve pek çok Kadı ile Müderris bağlı bulundukları amirlerinin fetvasını yalanlayarak tam tersi fetvaya imza atmalarının neticesinde görevlerinden mi atılmış Hayır. Haklarında devlete isyandan idam fetvaları mı düzenlenmiş Hayır. Peki, o halde biz bu hadiseyi nasıl okuyacağız Tabiki Mustafa Kemal Paşa’mızın okuduğu gibi. Peki o nasıl okumuş ve ne demiş Anadolu hareketinin maksadının esir padişahı kurtarmak olduğunu ısrarla vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, iki hafta sonra bu kötü fetvalar hakkında; “Zat-ı Şahanenin ağzından işitsem bunun zorlayarak ve tazyik altında olduğuna hükmederim” diyecekti. İşte hadise bu kadar açık. O fetvaların İngiliz makamlarının baskı ve zorlaması ile çıkartıldığı Mısır’daki sağır sultan bile biliyordu. Zaten durumun böyle olduğunu o dönemin kuvvetli İngiliz Subayı Bennett’in de bu şekilde itiraf ettiğine az evvel şahit oldunuz.
Ankara Meclisi kendisini bir yerde İstanbul’dakinin devamı ve hukukî varisi saymakta; sadece Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa değil, Başkanlık Divanı da Anadolu’daki hareketin esir padişahı kutarmak için yapıldığını söylemekteydi. Bu konuda 27 Nisan’da Sultan’a bağlılık telgrafını daha evvel incelemiştik.
1920’nin 24 Mayıs günü, Sultan Vahideddin Han’ın onayladığı bu idam kararının günümüz Türkçe’si ile tam metni şöyledir;
“Kuva-yı Milliye adı altında fitne ve fesat çıkartmak, Anayasa’ya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi ve teşvikçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan Üçüncü Ordu Müfettişliği’nden alınıp askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka Kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski 20. Ordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuad Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara Milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve Sıhhıye Eski Müdürü İstanbul’lu Doktor Adnan Bey’le Üniversite Batı Edebiyatı eski hocası İstanbul’lu Halide Edip Hanım’ın ayrıntıları 11 Mayıs 1920 tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzere Mülkiye Ceza Kanunu’nun 45. maddesinin 1. fıkrası delâletiyle 55. maddesinin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askerî ve mülkî rütbe ve nişanlarla her türlü resmî ünvanların kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda olmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek usulünce idare ettirilmesine dair İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar ele geçirildikleri zaman tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
Bu padişah buyruğunu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.”
Şimdi bu yazıyı okuyan siz, bir tuhaflık görmüyor musunuz Altı çizgili olan kısımlar bize bu belgenin bir idam belgesi olmadığını göstermiyor mu Kararın mühim tarafı sonunda yeralan; “...idamlarına dair gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildikleri zaman tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.” cümlesidir. Bu ifadeden, iradede isimleri geçen altı kişinin hayatlarının sonuna geldikleri, yakalandıkları takdirde canlarından olacakları ve daha da önemlisi, İstanbul’un Anadolu’daki Millî Hareketin sorumlusu olmakla suçladığı bu kişileri ölüme mahkûm ettiği manası mı çıkmaktadır
İlk bakışta evet, ama karara ve kararın gerisinde yatan hukukî temele nazaran hayır. Şimdiye kadar üzerinde pek durulmamış olan husus, iradenin sıkıyönetim mahkemesinin verdiği gıyabî idam kararını mahkûmların ele geçirildikleri zaman tekrar yargılanmak üzere tasdik ettiğidir. Mahkûmlar yakalandıkları zaman derhal idam edilmeyip yeniden yargılanacaklardır ve bu uygulama o dönemde yürülükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun da gereğidir. Kaldı ki gıyabî idamlar bugün olduğu gibi o gün de tatbike değil caydırmaya yönelik olmuştur.
Söz konusu kanunun gıyaben verilen cezalarla ilgili 382. maddesinde günümüz Türkçesi’yle söylenen şudur;
“Gıyaben suçlu görülen kişi kendisini hükümete teslim eder ya da hakkında verilen ceza zaman aşımıyla düşmeden evvel yakalanırsa, gıyaben verilmiş olan karar ortadan kalkacağı gibi 371. madde gereğince yakalama emrinin başlamasıyla meydana gelmiş olan bütün muameleler tamamen yok sayılır ve davası her zaman uygulandığı biçimde yeniden görülür.”
Dolayısıyla, Sultan Vahideddin’in imzasını taşıyan ve idam fermanı olarak bilinen belgede Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının yakalandıklarında idam edilmeleri değil, ele geçirildikleri zaman davalarının yeniden görülmesi emredilmektedir. Kuva-yi Milliyecilerin millî hareketin daha başında mahkûm edilmeleri ve haklarındaki kararın kâğıt üzerinde kalsa bile gıyabî idam olması tabii ki işin acı olan yönüdür fakat idam fermanı çıkartmakla şahısları yeniden yargılanmak üzere gıyaben daha doğrusu sembolik olarak idama mahkûm etmek ayrı bir husustur.1
Tarihî belgelerden anlaşıldığı kadarıyla Vahideddin Han ile Mustafa Kemal Paşa, henüz Samsun’a çıkmadan evvel yaptıkları o sayısız görüşmelerde durumların bu kadar vahimleşeceğini tahmin etmiş ve aralarında böyle bir konuşma geçmiş olmalı ki, hakkında çıkan ve padişah tarafından onaylanan idam fermanı neticesinde zerre kadar morali bozulmuyor ve diyor ki; “…İslâm Halifesinin de bundan başka bir şey düşünmesine imkân olacağını zanneder misiniz Ben şahsen bunun hilafında bir şey düşünmem. Bunları bizzat padişahın ağzından duysam yine de inanmam ve bunun mutlaka bir zorlama neticesi olduğuna hükmederim. Daha dün okuduğum uydurma fetvayı hepiniz bilmektesiniz ki, bu fetvayı hür olan bir halife verdirir mi ”2
aşaya bu cesareti veren acaba sultanla baş başa yaptıkları sohbetler olabilir mi Hem Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’nın 27 Nisan 1920’de meclisin kürsüsünden yaptığı konuşmaları ve konuşma esnasında onu destekleyen milletvekilerin tavrı bizi haklı çıkartmıyor mu .. Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin, Dürrizade’nin çıkarttığı ve sultan’ın bir buçuk ay sonra İngiliz zoruyla onaylamak zorunda kaldığı bu kötü idam fetvasının aleyhinde Ankara’da 19 Nisan 1920’de çıkarttığı antitez mahiyetindeki fetva günümüz Türkçesi ile şöyledir;
“Allah sultanımızın hilâfetini ve heybetini kıyamete kadar devam ettirsin. Dünya düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi Hazretlerinin, Halifeliğinin ve Saltanatının makamı ve merkezi olan İstanbul, İslam’ların emirinin rızası olmaksızın İslam’ın düşmanı olan devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerlerinin silahları ellerinden alınmış ve bazıları da haksız olarak şehit edilmiş, Halifelik merkezini koruyan bütün İstihkâmlar, kaleler, savaş araçları zabtedilmiş ve resmî işleri yürüten ve İslam’ın Ordusunu donatmakla görevli Başbakanlık Makamına, Harbiye ve Milli Savunma Bakanlık-larına el konulmuştur.
Bu suretle Halife Hazretleri, Milletin gerçek çıkarları uğrunda önlemler almaktan men edilmiştir.
Olağanüstü hâl ilan edilip, harp divanları kurulmuş, İngiliz Kanunları uygulanarak kararlar verilmek suretiyle Halifenin yargı hakkına müdahale edilmiştir.
Yine Halifenin rızası olmadığı halde, Osmanlı toprakları olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa taraflarına düşmanlar saldırıp orada Müslüman olmayan teba ile el ele vererek İslamlar’ı toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya, kadınlarına tecavüze ve müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete kalkışmışlardır.
Anlatılan şekilde hakarete uğrayan ve esir düşen Halifelerini, kurtarmak için ellerinden geleni yapmaları bütün Müslümanlara farz olur mu
Cevap; Allah en iyisini bilir ki, olur.
Bu suretle Halifeliğin meşru hakkını elinden alanlardan kurtarmak ve fiilen saldırıya uğrayan Vatan topraklarını düşmandan temizlemek için uğraşan ve çalışan İslam halkı, Şeriatça Allah’ın yolundan ayrılmış olurlar mı
Cevap; Allah en iyisini bilir ki, olmazlar…
Halifeliğin gasp edilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan savaşta ölenler şehit, kalanlar gazi olurlar mı
Cevap; Allah en iyisini bilir ki olurlar.
Bu suretle din uğrunda uğraşan ve görevini yapan halka karşı, düşman tarafını tutarak İslamlar arasında, silah kullanan ve adam öldürenler, şeriat bakımından en büyük günahı işlemiş ve bozgunculuk yapmış olurlar mı
Cevap; Allah en iyisini bilir ki, olurlar…
Aslında istenmediği halde, düşman devletlerinin zorlaması ve kandırması ile olaylara ve gerçeğe uymayarak çıkarılan FETVALAR, Müslümanlar için şeriatça dinlenir mi ve ona uyulur mu
Cevap; Allah en iyisini bilir ki; uyulmaz…3
Türkiye çapında 145 Müftü
ve Ulema’nın İmzası.
Evet, işte o günlerin meşhur fetvalar savaşı bu biçimde şekillendi. Bu fetvalarda, her okuyanın dikkatin ilk çeken şey üsluptur. Ankara’dan tüm memlekete ve bilhassa İstanbul’a gönderilen bu fetvada hiçbir şekilde Padişah suçlu bulunulmamış, tam tersi Anadolu’da yapılan tüm mücadele Halife ve Sultan olan Vahideddin Han’ı içinde bulunduğu zillet ortamından çıkartmak ve onu kurtarmak için olduğu bir kez daha ve en yüksek sesle dünya kamuoyuna ilan edilmektedir.
Amiri konumunda olan Şeyhülislam Dürrizade’ye karşı gelen ve onun hazırladığı fetvayı geçersiz ve hükümsüz sayan bu cesur müftü, niçin Sultan’a bağlılığını bildirerek onun masumiyetini resmî bir bildiri ile halka izah ediyor. Hadiseye bir de Hain’in açısıyla bakalım; Son olarak ileriki zamanlarda bu idam fetvalarının nasıl ve kimin zoru ile çıkartıldığını, işgal günlerinde İstanbul’da İtalyan Siyasî Komiseri ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki İtalya Dışişleri Bakanlarından “Kont Sforza”nın hatıralarından öğrenelim;
“İdam fetvalarını biz verdirdik ama imzayı atanlar Padişah başta olmak üzere Mustafa Kemal’in Anadolu zaferine gizli gizli dua ediyorlardı.”4 Uzun söze gerek yok sanıyorum…