Tam karşımda bir kuş yuvası duruyor, ağaca ustaca örülmüş. Mevsim değişiyor, tarih değişiyor, şehir bile değişiyor ama o orada sapasağlam duruyor...
Çok şiddetli fırtına oluyor şehirde. Trafik levhaları, evlerin çatıları hatta kökü cılız ağaçların bile devrildiği, kentin altını üstüne getiren fırtınalardan hani. Öylece durup izliyorum onu. Yuva edindiği ağaçla birlikte bir o yana bir bu yana beşik gibi sallanıyor. “Ha yıkıldı ha yıkılacak” derken ben izlemekten yılıp hayatın akışına bırakıyorum kendimi. Ertesi gün fırtına dinip de şehir normale döndüğünde gidip bakıyorum, o yerli yerinde duruyor.
Sonra kar yağıyor. Ama çok çok kar. Hani şu okulları tatil ettiren, ulaşımı felç eden, çocuklara bayram olan karlardan hani. Her yer bembeyaz oluyor. Arabaların camları, üzerindeki karlarla birlikte buz tutuyor. Araç sahipleri sabah işe yetişme telaşıyla arabalarını temizlemeye çalışırken sanki önceden prova edilmiş ritmik bir dans gösterime giriyor. Yollar buz oluyor. Kayıp düşmemek için olabildiğince temkinli yürüyen insanlar, yine aynı gösterinin bir parçası olmaya devam ediyor. Bense ona bakıyorum, bunca kara dayanamamıştır zannıyla. Ama hala orada durduğunu, üzerinde biriken ve ilk güneşle eriyecek olan azıcık bir karla kar keyfi yaptığını görüyorum.
Ne zaman baktımsa, hangi şartta izledimse hep orada durmasına, hep sağlam kalmasına şaşıyorum. Bir günde dört mevsimi yaşamayı haiz ülkemde tüm mevsimlerin ilk önce onu vurduğunu biliyorum. Karı ilk o, fırtınayı ilk o, yağmuru ilk o... Güneşli bir günde güneşe sarılırken yağmurlu bir günde yağmuru kucaklıyor. Ve ürkütücü fırtınalarda dans ederken baharın ilk çiçeklerini de gören ilk o oluyor. Ama ilginç ki iç içe yaşadığı halde hiçbir lodosta eğilmiyor. Garip ki yağmurla ıslandığı halde sel olup gitmiyor...
Ben de ona bakıp diyorum, insan sağlam olmalı! Kuruyup yok olan ağacın dallarından yapılmıştı o. Ama öyle ustaca bir araya getirilmişti ki her bir dal, sapasağlam duruyordu. Ne bir eksik ne bir fazla. Olması gerektiği kadar, olması gerektiği miktarda. Diyorum “İnsan da böyle değil mi?” Kupkuru bir topraktan, sulandırılmış bir balçıktan değil mi özü? İçinde haset, kin, öfke, nefret, soğukluk, acziyet, yalnızlık yok mu insanın? Dalları zayıf değil mi? Onu oluşturan iskeleti kuru bir dal değil mi aslında?
Demek ki diyorum mesele özündeki zayıflıklarla barışık olmakta. İçinde taşıdığın tüm zaaflarına, tüm olumsuz yanlarına rağmen değil, onlarla birlikte oluşturacağın güçlü duruşunda. Mesele “Ben zayıfım” şarkısıyla adımlarını güçsüzleştirmekte değil, güçsüzlüklerinle güç oluşturmakta.
Asırlık çınarın rüzgarda devrilmemesi marifet midir? Yoksa en ufak esintide devrilebilecek kadar zayıf bir dal parçasının, en şedid fırtınalarda devrilmemesi, sağa sola yalpa yapsa da rüzgar dinip mevsim normale döndüğünde sapasağlam yerinde duruyor olması mıdır marifet?...
Diyorum, insan hayatta duracağı yeri iyi bilmeli. Dört bir tarafı -kuru da olsa- dallarla çevriliydi onun. Destek alıyordu onlardan. Ne en tepesinde yapayalnızdı ağacın ne de en yoğun yerinde kalabalıkların içinde. Hepten yalnız olmayacağı, fırtınalara birlikte direneceği kadar içindeydi dalların. Ama imtihanları yalnız göğüsleyeceği kadar da ıraktı onlara.
Demek ki duruşun kadar durduğun yer de önemli diyorum. Ne kendini unutacak, yaşam gayeni kaybedecek kadar içice ol insanlarla ne de yalnızlığının içinde kendini yitirecek kadar ıssız. İmtihanların yalnız yaşaman gerekenleri yalnız, destekle aşabileceklerini de destekçilerinle göğüsleyebileceğin bir yerin olsun şu hayatta...
Sonra diyorum insan yaşamayı sevmeli, insan yaşatanı sevmeli. Hep kış olmaz hayatımız. Tıpkı hep bahar olmayacağı gibi. Bazen günlerce gecelerce rüzgar eser dört bir tarafımızdan. “Ne zaman bitecek?” der bir yanımız. Ama bazen de tatlı bir meltem kıpırdatır kirpiklerimizi. “Hiç bitmese” der başka bir yanımız. Oysa ne güzeldir güneşi ilk kucaklayan olmak. Ne güzeldir yağmurla ilk ıslanan olmak. Ne güzeldir rüzgarın kainata fısıldadığı şarkıyı ilk dinleyen olmak. Ve ne güzeldir baharın ilk çiçeğine vereceği selamı ilk duyan olmak.
Geceyle gündüzü, kışı ve baharı insanlar arasında döndürür durur Yaratan. “Hep beni mi bulur?” dediklerimizle “Hep beni bulsa!” dediklerimiz arasında hissettiklerimizdir yaşamak. Yağmurda ıslanmak da güneşle kurumak da hep imtihandandır. Ve insan sağlam bir yere kurarsa gönül yuvasını, duruşu da sağlam olursa, kendini severse, zayıflıklarını, yalnızlıklarını, iyisiyle kötüsüyle mevsimleri severse ancak verilmez mi bu imtihan?