80’li yıllarda dünya kamuoyunun algılamasını kuşatmaya

başlayan “küreselleşme” (globalisation)nin, otuz yılı aşkın uygulanmasına

rağmen ortada duran görüntünün daha bulanık ve daha muğlak olduğu söylenebilir.

Bir düşüncenin, bir dünya görüşünün ya da düşünce ve sanat akımının olağan veya

beklenmedik yolardan kendini kabul ettirmesi mecrasından geçmeden, birtakım

söylemlerin izleğinden tedavüle sokulmuştur “küreselleşme”. Fikri, siyasi,

iktisadi, özellikle ideolojik kamplaşmanın oluşturduğu ve giderek

derinleştirdiği blok dünyaların, hem kendi içlerinde hem de birbirleri

arasındaki ilişkiler insanlara, toplumlara, ülke ve devletlere ağır yükler

yüklemişti. Bu yükler veya yükümlülükler, mesela insanın kendi özgür iradesine

dayanarak, seçim yapma, tercihte bulunma seçeneklerini sınırladığı gibi,

devletlerin de kendi toplum ve ülkelerinin varlık gereklerine uygun siyasetler

oluşturup uygulamalarına çoğunlukla imkan da, fırsat da vermiyordu. İnsanların

seçimlerinin, devletlerin siyasetlerinin doğurduğu sonuçların olumlu ya da

olumsuz olup olmadıkları ayrı bir konudur. Burada söz konusu olan insanın özgür

iradesini, devletin hakimiyet hakkını kayıtsız şartsız kullanabilip

kullanamadığıdır. Mesela 50’li yıllarda Kore, ikiye ayrılmak için savaşa

girmedi; Küba, Bolivya gibi ülkeler sırf sosyalizmi tercih ettikleri için

Amerika’nın, Küba için hala devam eden ambargosuna uğratılmadılar. “Marshall

Planı”nın çeşitli ülkelerde uygulamaya konulması ve o ülkelerin ve

devletlerinin oluşturduğu planlar değildi elbette. Türkiye’de “Marshall

Yardımı”, süt tozu, Amerikan bezi olarak sembolleşirken, devletin kararlarında

karayolları politikasının zoraki kabulü ve uygulaması olarak ete kemiğe

büründürüldü. Tabii, bu ve benzer politikaların, uygulamaların, kabul ve

redlerin geri planında, şöyle veya böyle bir düşünce, göreceli muhtevaya sahip

olsa bile bir değere, bir ilkeye yapılan atıflar vardı, denebilir. Sözgelimi

’45 yılından itibaren çok partili sisteme geçişin göreceli gerekçesi “özgür

kalabilmek”, bunun dayanağı, yani atıfı da “demokrasi”ydi.

Aslında göreceli, izafi (relative) değere atıf,

insanlığın ilk karşılaştığı bir durum değildir. Fakat bunun sistemli bir

şekilde kullanılması, genel olarak XVIII. yüzyıl Avrupası’nın, dünyanın diğer

bölgelerine yönelik hale getirilmesinde farklılık gösterir. Bu farklılığın adı

“emperyalizm”dir.

XVIII. ve XIX. yüzyılların emperyalist uygulamalarında,

çok uzaktan da olsa, bizzat ahlak dünyasının kurucu erdemleri arasında

belirleyici konumda olan “doğruluk” (insanın dışına karşı) ve “dürüstlük”

(insanın kendisine karşı), “yardımseverlik” gibi erdemlerin çağrıştırıldığı

göreceli bir duygunun varlığına atıf sezilebilir. “Uygarlaştırma”, “eğitme”,

“hayat standardını yükseltme” gibi söylemlerin gölgesinde “Avrupalı”nın

“insanlık ve dünya için” önemini vurgulayıcı ve ona göreceli bir “erdemli

kişilik” sağlayıcı tutumda görünme arzusu böyledir. Nitekim Avrupa dışındaki

ülke ve devletlerde bu tutumun belli azınlıklar, gruplar, kesimler, toplumsal

sınıflar tarafından kabul görmesi, bu göreceli değerlerin, emperyalist

politikaların somutluğunu ve gerçekliğini gölgeleme kabiliyetiyle ilişkilidir.

Çin Mandarin aristokrasisi, İngiliz emperyalizmiyle uzlaşarak halkın geçim

kaynağı olan pirinç tarlalarına afyon ekimini şart görebilmiştir. Mao’nun “Uzun

Yürüyüş”ü, geç ve güç de olsa söz konusu göreceli değerin ve emperyalist

tutumun ve uygulamanın doğurduğu bir karşı tepkiydi. Onun da göreceli bir

değere dayandığı ancak 70’li yıllarda “Le Monde Diplomatique”in sürmanşete

çektiği şu başlıkta ifadesini bulur gibiydi: “Konfüçyüs Mao’yu Yendi!”

Özetle emperyalizm olarak nitelenen devletlerin

uyguladığı politikaların oluşturulmasında, hukuktan önce ahlaki ilkelerin

kullanılması ve değerlendirilmesi şöyle ve böyle söz konusudur. Bu bağlamda,

“Küreselleşme” söyleminin atfettiği bir ilke var mıdır Bir başka yazıda ele

alınacaktır.