Merhum Ali Nar hocamızın “İslâm İnancı” eserini bundan birkaç yıl önce tekrar yayına hazırlayarak neşrettik. Kitapta “Kur’an-ı Kerim’in Mucize Yönlerinin İspatı” başlıklı bölümü gerek üslup, gerek muhteva, gerekse günümüze hitap eden yönüyle önemlidir. Hocamız Kur’an-ı Kerim’in Mucize Yönlerini üç maddede özetlemektedir:

1) Tespit Yönünden: Kur’an daha nazil olduğu an, bizzat Resûlullah tarafından yazdırılıyordu. Bu imkân ve şans başka hiçbir kitaba nasip olmamıştır. Bu da onun kıyamete kadar baki kalacağının ve nizamının sürekli geçerli olacağının açık ifadesidir. “Onu (o zikri) biz indirdik. Muhafaza edecek de biziz” (Hicr Suresi, 9).

Çağın en güzel tespit imkânlarından biri yazmaktı. Onu Resûlullah tam yaptı. İkincisi ise ezberdi. O da ilk Müslümanlara verilmiş bir nimetti. O kavim, güçlü hafızaya sahipti. Ezberleyebilir ve unutmazlardı. Resûlullah her yıl kitabı baştan sona ezberden okurdu. Sahabeye de ezberlemelerini emretmişti. Zaten günde beş vakit namazda ezberden okumak zarureti vardı. Okunması ibadetti. “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir” hadisiyle bu kesin talimat verilmişti. En güzel davet de Kur’an ayet ve surelerini okumakla oluyordu…

İki yolla kesin tespiti ve muhafazası sağlanan kitap, Resul’ün vefatıyla hemen Hz. Ebû Bekir (R.A.) tarafından mushaf haline getirildi. Hz. Osman onu bizzat yazdırıp nüshalarını çoğalttı. Hareke ve işaretlerle okunuşta da yanlış yapılması önlendi. İslâm mücahitleri onu hep müdahaleden ve tahriften korudu. Elden ele bize sapasağlam ulaştırdı. En büyük mucize yönü budur. Müthiş düşmanlarının (gizli veya açık uğraşan) kötü emellerine rağmen onu değiştirmeye kimse muvaffak olamadı.

2) Lafız Yönünden: Söz, üslûp ve sanat yönünden, Kur’an’ın benzerini hiçbir fert veya cemaat ortaya koyamamıştır. Herkese meydan okumuş ve benzerini yapmalarını istemiş ama başaramamışlardır. Hatta Müslümanlardan bile Arap âleminin en büyük edipleri buna niyetlenmişler, ancak sonunda yenilgilerini kendileri ilan etmişlerdir. Kur’an’ın kelimeleri, söz dizisi, ayetler arası münasebet, surelerin tertibi, söz sanatı yönünden harika olduğunu itiraf etmişlerdir. Zaten kitap kendisi ilan ediyor ve benzerini meydana getirin diyor. Bir sure hatta üç ayet istiyor, yapan olamıyor.

Muallâka sahiplerinden Lebîd: “Allah’tan başka her şey batıldır” diyen şair. Kur’an nazil olunca görüyor ve bu insan sözü olamaz, diyen o dev şair Müslüman oluyor. “Kur’an varken ben şiir söylemeye hayâ ederim” diyor. Rivayet edilir ki; “İslâm kaftanını giymeden ecelim gelmediğine hamd-u senâ ederim” mealindeki beyitten başka şiir de söylememiştir.

3) Mana Yönünden: Getirdiği ölmez pörsümez nizam yönünden, dünya ile ukbayı bir arada halleden ebedi nizamdır. Kur’an sadece güzel bir nazım olmakla kalmıyor. Kendi tanımıyla: “Gayb ilmini, hikmetin en güzelini” taşıyor. İnsanın yeryüzünde insana yaraşır, fıtratına uygun nizamı öğretiyor. Onun dünyada fert veya toplum olarak; huzur ve güven içinde; her ferdi adil ölçülerden yararlanan bir âlem olarak yaşamasını temin ediyor.

İnsanlığın var olmasından beri ideal saydığı üç idare tarzını bir arada yaşatan, uyum içinde gerçekleşen nizamdır. Tabii bu telif ile o üç hâl tarzının da batıcı ve zararlı yönleri törpülenmiş olduğundan sırf faydaya dönüşüyor. Bunlar, toplumu gütmede keşfedilen veya hedef gösterilen şeylerdir. İdari, ekonomik, ahlâki ve sosyal tedbirler veya beşer aklının bulduğu sistemlerdir.

Hürriyet, eşitlik, otorite (disiplin) diye özetleyebileceğim mefhumların sistemleridir:

İdare olarak: Hürriyetçi rejimler, otoriter rejimler diye iki hâl söylenebilir.

Ekonomik ifadeyle: Kapitalist ve sosyalist sistemler adı verilir.

Toplum yönlendirmede ise: Liberalist (kapitalizm-demokrasi), sosyalist veya faşist çareler bulunur.

Bugün bu sistemler birbirleriyle kıyasıya boğuşurken, insanları düşman kamplarda vuruştururken, kendi içinde de meseleleri halletmiş değildir. Hatta birbirinden üniteler çalarak varlıklarını sürdürmeye çabalarlar. Fertlerine vaat ettikleri hürriyeti de, eşitliği de, otorite ve disiplini de her ferdine hiçbiri tattıramamıştır.

İslâm kitabının sunduğu nizam ise, birbirine zıt gibi görünen bu üç ilkeyi bir arada uygulamıştır. İşte toplu namaz örneğinde; imamın otoritesi, cemaatin serbest iradesi ve müdahale hakkı, fertlerin eşitliği. Bütün nizam bu karakterdedir.

Şimdi birkaç örnek görelim:

Resûlullah, “Müminler bir tarağın dişleri gibi eşittir” (Deylemî; Keşfül-Hafâ-Aclûnî, 2847) diyordu. Hendek Savaşı’nda da, herkesle beraber hendek kazıyor, onlarla birlikte açlık çekiyordu. Hayatında hiçbir gün müminlerden üstte yaşamadı. Herkese her hususta söz hakkı tanıyor, onlarla istişare ediyordu. Ama otoritesi yürüyordu. Hudeybiye’de yerine göre tek söz O’nundu. Kimsenin reyine başvurmaya hacet görmeden anlaşma yapmıştı. Yerine ve zamanına göre; çocuk ve kadınların bile reyini alırken, orada tüm muhalefetlerine rağmen tek görüşte yürümüştü.

Hz. Ebûbekir, “Sizin en hayırlınız olmadığım halde emiriniz oldum. Yanılırsam bana yol gösterin” dedi. Ama zekât vermeyenler, dinin şiarını yok etmeye kalktığından, bütün muhalefetlerine rağmen mürtetlere savaş açtı.

Hz. Ömer, “Dicle kenarında bir oğlağın ayağı kırılsa hesabı, Ömer’den sorulur” diyor, ganimetten O da her ferdin aldığı pay kadar alıyordu, fazlası yok.

Hz. Hasan, birlik ve toplum huzuru için, seçildiği halde hilafetten vazgeçip onu Hz. Muaviye’ye devrediyordu.

Cihan padişahı Fatih Sultan Mehmet, hukukun üstüne çıkarak el kestiği için mahkemede hesap veriyordu.

Yani Peygamberin bıraktığı eser, mucize, kitap ve kurtarıcı nizam böyleydi, böyle sürdü. Hepsini birden ifade eden düstur: “Biz peygamberlerimizi mucizelerle donatıp göndeririz; onlara kitap ve mizan veririz ki, insanları adalete kavuştursunlar. Demiri de indirdik; onda şiddet ve sıkıntıyla birlikte faydalar vardır. (Esasen) Allah ve Resulüne kimlerin destek olacağı (onunla) anlaşılır. Allah aziz ve kavidir” (Hadid Suresi, 25). Bu ayette ve Nisa Suresi 105. ayette ve birçoğunda bu ana hedef verilir. İslâm sistemi, insanları adaletle yaşatmak için gelmiştir. Demirse, otoriteyi-devleti temsil eder. Çünkü kanun, müeyyidesiyle vardır.