İki dost düşünün, birbirini çok seven, sık sık buluşan ve her bir buluşması cennetten bir kucaklaşmayla taçlanan... İki dost düşünün, birbirlerini görmeseler yürekleri dağlanan... Ama aradaki büyük sevgiye rağmen, zamanın şartlarının ikisini de çok uzak diyarlara savurduğu ve sevgiyi de özlemi de unutturduğu iki dost!

Sahi sizin hiç, aylarca hatta yıllarca görüşmediğiniz, hayatın koşturmacasından hiç aklınıza gelmediği halde yıllar sonra karşılaştığınızda onu çok sevdiğinizi ve özlediğinizi fark ettiğiniz bir dostunuz oldu mu? Ya da şöyle soralım, dünya denen bu aldatan, bizi en fazla hangi dostumuzdan mahrum bıraktı?

Bu sorunun cevabını aslında hepimiz çok iyi biliyoruz. Bu soruya, birden fazla ve birbirinden farklı cevaplar verilebileceği gibi, istisnasız hepimizin vereceği ortak cevap “Kur’an” olmalıdır.

Öyle ya, hepimiz onu kılıflarının içinde tozlanmaya bırakmadık mı? Hepimiz ondan fersah fersah uzaklaşmadık mı? Sadece çocuğumuz hasta olduğunda şifa ayetlerini okumak için gelmedi mi aklımıza? Sadece eşimizle aramız bozulduğunda ya da oğlumuz veya kızımızın önemli bir sınavı olduğunda yüzlerce Fetih, binlerce Yasin okumak ve okutmak için başvurmadık mı ona?

Türettiğimiz onlarca mazerete rağmen verilen cüzleri okumak için zoraki almadık mı elimize? Bazılarımız hiç fırsat bulamazken kimilerimiz ise sadece cuma vakitleri, ezberlenmiş belli başlı sureler için irtibat kurmadı mı onunla? Ya da yalnızca Ramazan geldiği zaman mukabele dinlemek üzere taşımadık mı yanımızda? Uzaklaştıkça uzaklaştığımız ve bir müddet sonra uzaklığımızı normal saydığımız bir dostumuz olmadı mı Kur’an pek çoğumuz için?

Derlenmiş bir şekilde olmadığı halde onu baş tacı eden, taze taze inen her ayeti ezber edip, yüreklerine nakşedip uygulamadan bir başka ayete geçmeyen bir neslin emanetçileri olarak, hepimizin evinde Mushaf Mushaf, cilt cilt basılmış, renkli hatlarla yazılmış, kelime meali verilmiş Kur’anlar bulunmasına rağmen ona bunca uzaklığımız neyle izah edilebilir?

Ya da şu can alıcı soruyu soralım kendimize, “Eğer şu Kur’an’ı bir dağ üzerine indirseydik, o dağı Allah korkusundan alçalmış ve paramparça olmuş görürdün!” (Haşr, 21) ayeti gün gibi ortada dururken, bizzat bize, insana inmiş olan bu Kelamın, ağırlığını taşıyamamak şöyle dursun onu unutmak, gündelik işlerimize kurban etmek, telafisi olabilecek bir davranış mıdır?

Evet, Kur’an bizim içindir, bize inmiştir. Rabbimizden bir öğüt, kalplerimize bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber olarak (Yunus,57) ellerimizde bulunmaktadır. O halde yapacağımız şey, onu kılıflarından çıkarıp yüreklerimize koymak, kitaplıkların üst raflarından başucumuza almak olmalıdır. “Rehberim” dediğimiz bir şeyi kendimiz için ulaşılmaz yapmak, internetlerin arama motorlarını bu rehberden daha fazla kullanmak aklın alacağı bir şey olmasa gerektir.

Efendimizin, “Hafızasında Kur’an’dan hiçbir ezber bulunmayan kişi harap olmuş ev gibidir.” (Tirmizi, Sevatbu’l- Kur’an 18, 2914) sözündeki dehşet verici tehdide, Kur’an’dan uzak olduğumuz, tilavetinden, anlamından ve uygulamasından kendimizi muaf tuttuğumuz takdirde, dışarıdan ne denli normal bir insan gibi görünürsek görünelim ilahi olarak harabeye benzeyeceğimizi düşünerek, “Harabe ev gibi miyim” sorusu ile gönül aynasında sık sık kendimizi kontrol etmemiz yararımıza olacaktır.

O halde soluduğumuz bu Ramazan günlerinde, ciddi anlamda aramıza mesafe koyduğumuz rehberimiz, dostumuz, yoldaşımız olan Kur’an’ımızla aramızı düzeltmeli, o bizi kabul edene dek, o bizi kucaklayıp sarana dek peşini bırakmamalıyız.

“Ramazan Kur’an ayıdır” diyerek bu ayda Kur’an’a ağırlık vermemiz gerektiğini söylediğimiz gibi, “Kur’an hayattır” diyerek bu ay attığımız temellerin üzerine sağlam tuğlalar koymalı ve onu hayatımızın vazgeçilmezi yapmalıyız.

“Kur’an-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. “ Elif, Lâm, Mîm” bir harftir demiyorum. Aksine, “Elif” bir harf, “Lâm” bir harf, “Mim” de bir harftir.” (Tirmizi, Sevabü’l-Kur’an, 16) müjdesinin müthiş tınısını içerimizde hissetmeli ve anlamadan bile olsa, sadece okuyarak bu müjdeye nail olmalıyız.

Sadece yüzünden okumanın yeterli olmayacağını düşünerek okuduğumuz yerleri mealinden de takip etmeye çalışmalı ve ashap gibi duyduklarımızla, okuduklarımızla amel etmeden yeni bir okumaya geçmemeliyiz.

Yaşadığımız hayatın içinden akıp giden pisliklerin bizi ve kalbimizi paslandırdığını bunun da tek çaresinin ve cilasının Efendimizin buyurduğu gibi “Kur’ân okumak ve ölümü hatırlamak” (Beyhaki, Şuabu’l İman, 1863) olduğunu bilerek kalplerimizi cilalamaya başlamalıyız...

Unutmamalıyız ki biz hastalıklı bir dünyada yaşıyoruz ve bunun tek reçetesi de şifa olan Kur’an’dır. Ondan kendimizi uzak tuttuğumuz, onu kendimize küstürdüğümüz, evlerimizde bir süs malzemesi olarak kullandığımız her an kaybetmeye, paslanmaya, çürümeye, dünya ve ahretimizi heder etmeye mahkûmuz demektir!