Hayatı şekillendiren iki temel duygu vardır. Sevgi ve nefret. İnsana hayatı yaşanabilir kılan içinde taşıdığı sevgi kadardır. Nefret ise her an nefesi boğan insanı hayata düşman eden karakteri ile ortaya çıkar. 

Bize her iki duyguyu da hissettirenler çıkar karşımıza bu hayatta. Nefreti hissettirenler için yapabileceğimiz en güzel şey yollarımızı dönülmez çizgilerle ayırmaktır. Bağışlamak insanların içindeki kötülüğü besler. Eziklik duygusunu karşı tarafa yükletir ve hem suçlu hem güçlü dediğimiz insan tipi ortaya çıkar. İstenmemek, tüm mesele bunu anlamakta. İstenilmediği yerde ısrar edenin itibarı yerle bir olur. İzzeti nefs dediğimiz öz benlik bu durumu engelleyici unsurdur. İzzeti nefsini hiçe sayan onurunu kaybetmeyi göze almıştır. 

Bu durumların ileriki aşaması saplantı halidir. Sağlıklı insan hastalıklı olmaya başlar. Saplantı kişinin ömrünün tümüne yayılabilir. Bu saplantı bazen cinayetle bazen intiharla bazen de tecavüzle sonuçlanır. Hastalıklı ruh yapısı olanlar çevrelerine de bu yapıyı aşılar. Bir aile içinde psikopatik travma geçiren birey varsa ailenin tümünde ruhsal davranış bozuklukları görülebilir. Aynı ortamda bulunmanın kötü sonucudur bu. Böyle bir durumda ya hasta kliniğe kapatılarak uzaklaştırılır ya da aile dağılır kişi yalnız bırakılır.

Geçmiş geçmiştir. Geçmişin telafisi mümkün değildir. Zira atlatılan yaşanılan anlar kişinin davranışlarıyla atlatılmış şekillendirilmiştir. Bunu bir sanat eseri üzerinden açıklamaya çalışalım. Çiçek desenli bir vazo gördünüz. Vazonun ağız kısmını beğenmediniz ve vazoyu yapana diyorsunuz ki “bana bir keski verin de şu vazonun ağız kısmına kirtikler inşaa edeyim.” Ne olur? Herhalde sanatçı size şöyle bir bakar ve akli dengesi bozuk galiba diye düşünür. Vazonun yapım aşamasında yoktunuz. Toprağa şekil veren el sizin eliniz değil. Boyasını seçen göz onu bugüne getiren emek sizin değil. Üzerinde emeğinizin olmadığı şeyde söz hakkınız hatta müdahale hakkınız yoktur. Hem bakalım vazo bu duruma ne der? Belki halinden memnun belki ağzında kirtikler istemiyor insanların elini keser diye. 

Bunu insanlar için de düşünelim. Bugün ünlü olan çoğu şarkıcı ya ailesi tarafından atılmış ya da babası tarafından terk edilmiş insanlardan oluşuyor. Bir dönem tv de konuyla ilgili program yapılıyordu, ünlüler aslında nasıl da zor bir hayattan çıkıp bugüne geldiklerini anlatıyor bazen ağlıyorlardı. O hikâyelerin ortak acı noktası ise ünlü olunca ortaya çıkan ailelerdi. Evlatlarının evlatları olduğu ancak mal mülk sahibi olduklarında akıllarına gelmiş haliyle mala talip olmak için ben senin babanım ben senin ailenim diye ortaya çıkmışlardı. Bu durumlarda sahtekârlar dahi vardı. Aile olmadığı halde aile olduğunu iddia edenler. Emekte olmayan yemekte bulunamaz ki bu cansız bir nesne de değil insandan bahsediyoruz. Karpuz olsa çürürdü atıldığı toprakta. Kiraz olsa kururdu. Üzüm olsa sararırdı bağ olamadan. İsterseniz bir deneyin bakalım. Süsen tohumunu alıp rastgele bir toprağa bırakın. Ardınıza bakmadan uzaklaşın. 30 sene sonra dönün bakalım süsenler açmış mı bahçelere taşmış mı? 

Yolunuzu gözlemesi için canı kalmış olmalıydı. Olmayan can kimseyi beklemez.

Ha unutmadan. Ola ki bir bahçede dolmuş taşmış süsenleri görürseniz sakın ha atlamayın “işte benim süsenlerim!” diye. Sizin süsenler öleli 30 yıl oluyor.