Türkiye’de son yıllarda siyaset zemininde birbirleriyle mücadele eden politikacıların birbirlerine karşı kullandıkları üslupta ara renkler tamamen kayboldu. Mikrofon gören her politikacı yaydan fırlamış ok misali, sözlerinin nereye gittiğinin hesabını yapmadan konuşuyor. Ağzına gelen her şeyi söylüyor… Siyaset ikliminin ayrıştırma, taban kazanma niyetiyle şekillendiği bu süreçte, politikacılar elbette kendilerine gönül verenlerin arzuladığı argümanlara yaslanarak dillerini oluşturuyorlar. Bu dili en kıvrak, en duygulu ve hamaset ile kullananlar hatip olarak değerlendiriliyor. Konuşmasını bilmek kadar susmasını bilmek de erdem aslında… Atalarımız gırtlak dokuz boğum, sekizini yut birini söyle derken bu erdemin önemine dikkat çekmişler. Ama bizim gibi siyasette birbirine galebe çalmak için sürekli nutuk atan politikacıların konuşma üsluplarını frenleyemediklerini görünce, ister istemez “Bunu hak edecek ne yaptık?” sorusu aklımıza geliyor.

Birbirleri için ağza alınmayacak düzeyde kelimelerle, cümlelerle, istihza dolu ifadelerle saldırı moduna geçen politikacılar, elbette bunu kendi tabanlarını memnun etmek, “Ohh, ne güzel söyledi” diyebilmelerini sağlamak için yapıyorlar. Freni boşalmış kamyon misali önüne gelen her şeyi kırıp döken bu tavırlarıyla siyasetçiler nezaketi, hoşgörüyü ortadan kaldırıyorlar. Kullandıkları dil toplumun tüm renklerinde hasarlar oluşturuyor, onulmaz yaralar açıyor. Bu çirkinlik süreci, hiç bitmeyen ağız dalaşlarına, kayıkçı kavgalarının sürüp gitmesine neden oluyor.

Siyasetin üslubunun giderek çirkinleştiği, tansiyonun tavan yaptığı, birbirlerine yönelik hakarete varan bir dille yaklaşıldığı bir dönemde, elbette insanlarımız da bu dilin kullanılmasından rahatsızlıklarını açıkça ifade ediyorlar.  Siyaset doğası gereği “Dil ile uğraşanların” işidir… Konuşmak ve toplumu etkilemekle ilgili olanların işidir… Ama kullanılan dilin, nezih olması, temiz olması, hakkaniyetten uzak olmaması, muhatabını yaralamaması, istihza etmemesi gerekir. Geçtiğimiz dönemlerde birbirlerine balyoz gibi laflar indiren, ama bunu lisan-ı münasiple yapan siyasetçilerimiz vardı… Hazır cevap olan, karşısındakine lafı misliyle iade edecek cümleler kurabilen siyasetçilerimiz vardı… Nükteleriyle en ağır ifadelerini bile yumuşatabilen, hatiplik dehası olan siyasetçilerimiz vardı… Ama bugün siyaset yapıyorum zanneden birileri, konuşmasının arasında muhataplarına laf giydirmeyi, hakarete varan kelimelerle yaklaşmayı kendilerince doğru zannediyorlar. Siyasetin dili güzel olmalı… İnsanları incitmeyen, muarızına en ağır ifadelerinde bile saygıyla yaklaşmasını bilen cümleler kullanabilen siyasetçiler olmalı…

Ama bugün siyaset düzleminde bu dili kullanabilecek nitelikte ve kapasitede  politikacı sayısının ne kadar az olduğunu siz de biliyorsunuz, ben de!

Sosyal medyanın bir hançer gibi hayatımıza girdiği bugün, tepedekilerin arasındaki kavgalar, insanlarımızın da birbirlerine karşı hakaret cümleleri kurmalarına neden oluyor. Eline telefonunu alan herkes bulduğu her iletişim kanalından birbirlerine sövme aşamasına geçiyorlar. “Benim liderim çok iyi konuşur, vurdu mu oturtur, taşı gediğine koyar”... Aslında her tabanın beklentisi bu. Ama bu beklenti arttıkça, siyasetçi de bu beklentiyi bildiği için daha da üst perdeden üslubunu ağırlaştırma metoduna ve moduna geçiyor. Bu nedenle toplumun, kamuoyunun siyasetçilerin bu üslubunu değiştirmeleri, güzelleştirmeleri, ayrıştırma ve kamplaştırmadan uzaklaştırarak nezih bir sürece geçmeleri yönünde beklentilerini sarih şekilde ortaya koymaları gerekiyor. Artık temiz dil arzumuzu yüksek tondan haykırma zamanı geldi, geçiyor. Ebu Eyyüb el Ensari’den nakledilen bir hadis-i şerifte iki cihan serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) buyuruyor ki, “Özür dileyeceğin şeyi söyleme”… Gel de bu gerçeği, hitabet, belagat ve feraset fukaralarına anlat!