Sorunun son kısmının cevabıyla bitirelim: "( )Ya da keramete sahip olabilmek için Allah yolunda mücadele yapmak yerine dünyadan el etek mi çekmek gerekmektedir .."
Öncelikle belirtelim ki, keramete sahip olmak "seyr-u süluk"tan hedeflenen bir husus değildir. Yani Tasavvuf yoluna giren bir kimse "keramet sahibi olmak için" bu tercihte bulunmaz. Eğer maksadı buysa niyeti de ameli de bozuktur. Hedefine de ulaşamaz.
Bununla birlikte nefis terbiyesinde belli bir kemal mertebesine ulaşan kimseden, başkalarında görülmeyen bazı hallerin sadır olması eşyanın tabiatındandır. Hatta benzer durumların Hint fakirlerinden ve "çile" felsefesiyle yola çıkmış ve riyazâtta belli bir mesafe katetmiş kimselerden sadır olduğu da müşahede edilen hususlardandır. Gerçi bunlara "istidrac" denir ve kerametle aralarındaki farklar vurgulanır, ama netice olarak her ikisi de kişiden olağandışı bazı şeylerin sadır olması noktasında buluşur.
Hasılı keramet göstermek tek başına bir kimsenin dindarlığının, takvasının ve kemalatının göstergesi olmadığı gibi, bizatihi amaç da değildir.
Seyr-u süluk, nefis tezkiyesinin en yaygın ve etkin yöntemi olması hasebiyle keramet südurunun yaygın olarak müşahede edildiği alan ise de, kerametin husülü münhasıran seyr-u süluk tecrübesine bağlı değildir. Keramet için kişinin katetmesi gereken ruhî inkişaf bakımından Allah yolunda cihad, ilim öğrenmek ve öğrendiğiyle amel etmek de seyr-u süluka benzetilebilir. Zira bunlar da nefsi terbiye edici özelliğe sahip ibadetlerdir. Ne var ki kerametin seyr-u süluk terbiyesinden geçmiş insanlardan süduru yaygın olduğundan halk arasında "keramet sadece tarikat ehli diye bilinen insanlardan sadır olur" şeklinde bir inancın yerleşmiş olduğu görülmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer husus da şu "dünyadan el etek çekme" meselesidir. Bu söylemin özellikle modern zamanlarda revaç bulmuş olması tesadüf değildir. Zira modernleşmeyle birlikte bizler de dünyanın, el etek çekilmesi gereken değil "doyasıya yaşanması gereken" bir "fırsat" olduğunu düşünmeye başladık.
Meseleyi netliğe kavuşturmanın en kestirme yolu "Efendimiz (s.a.v) in dünyayla ilişkisi nasıldı " sorusunun cevabından geçmektedir. Bu soruya "bizimki gibiydi" diye cevap vermek doğru ve inandırıcıysa bir diyeceğim yok. Değilse bizim dünyaya bakışımızı gözden geçirmek gibi bir öncelikli mecburiyetin muhatabı olduğumuz açıklığa kavuşacaktır.
Nihayet Tasavvuf un, insanın dünyayla ilişkisini zayıflatması olgusunun da çok sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulmadığını söylemeliyiz. Zira Tasavvuf bu noktada amacına ulaştığında kişiyi, kendisi "bir lokma bir hırka"yla yetinirken başkalarını kendine tercih etme olgunluğuna ulaştırmış olmaktadır. Yani kişinin dünya ile arasına mesafe koyması, doğrudan doğruya bireysel olarak nefsinin arzu ve isteklerini gemlemesi anlamındadır. Yoksa onun, ailevî ve dinî toplumsal sorumluluklarından uzak, başkalarının sıkıntı ve problemlerine ilgisiz ve duyarsız yaşaması anlamında değildir.