“Eğer uzun bir yoldaysan ayakların yorulunca ellerinle ilerle. Şimdi sana tek elle uzun yol kat etmenin sırrını öğreteceğim; sağ elini uzat. Şimdi yumruk yap elini. Sık sık, iyice sık. Güzel. Şimdi başparmağını uzat. Uzat ki o parmak gitmek istediğin yönü göstersin.” Bilge Dede / Haluk Bilginer – Fasulye
Alabildiğine sıkılmış ve Zerdüştsüz bir kartalca havalanmış yumruklar kaç zamandır öylece başkaldırdığı yerde duruyor. Ne bir yaptırım, ne gayret, ne zalimin suratına inme uğraşısı söz konusu. Yumrukların böylece havada kalması programlı, bilinçli elleri meşgul etme gayesinden olsa gerek! Nihayet insan eliyle iş gören; elleriyle boğuşan, elleriyle ekmeğini kazanan, paylaşan ve savunan bir varlıktır. Ellerin böylece havada kalıvermesi ceplerin ve ruhun boşalmasını, vücudun hırpalanmasını, uçkurun düşmesini sağlayacaktır. Dava ahlakının konuşmalardan, sloganlardan ve terli avuçlardan gayrı neyi kalmıştır?
Şüphesiz dövülecek diz kadar, sıkılacak yumruk da önemlidir. Merhum Erbakan Hoca’nın yaptığı “Korkarım ki beni anladığınızda dövecek diziniz bile kalmayacak” şeklindeki uyarıya binaen sadece diziniz kalmış ve bununla avunuyorsanız, onu dövme iradesi -muhalif görüntüsü vermeniz itibariyle- muvafıklara bırakılmış demektir. Başkasının sizin dizinizi dövmesi de kendi dizinizi dövmenize benzemez. Siz kendinize kıyamazsınız, eloğlu dövünce diz bırakmaz. Evet, yumruk çok önemlidir, lakin turşusu kurulacak bir şey değildir. Korkmalısınız ki dizinizden önce elinizden olursunuz.
Ya nasıl olmalıydı da olmalıydı? Doğrusu bütün hesaplar tıpkı mesellerde geçtiği gibi Ankara’dan dönüyor. Genel seçimler öncesinde seçim ittifakı için masaya oturulmasını sağlayanlar, tam olarak bu sağlamanın niçin yapıldığının cevabını vermelidir. Dahası, o görüşmenin yapılması gibi birbirinden farkı olmadığı adeta şiar edinilen ve sloganlaştırılan tüm diğer oluşumlarla masaya neden oturulmadığının da yanıtı verilmelidir. En son referandumda neden hayır için, insanlığın hayrı için çalışma yapılmadığının da yanıtı verilmelidir. Ama hayır, liderler, başkanlar ve özellikle başkan yardımcıları vermeyi pek sevmezler, almayı severler. Bu sebepten birçoğu sadece boyunun ölçüsünü almaktadır ama onun faturasını da seçmene, tercihlere yüklerler. Halbuki sermayeyi ve kediyi platonik de olsa seven, birleştiren bizzat o başkan yardımcılarıdır!
Bora Tekay’ın yönettiği, Haluk Bilginer, Gürkan Uygun ve geçtiğimiz günlerde toprağa verilen Bülent Kayabaş gibi isimlerin oynadığı, 2000 yapımı Fasulye filmi, içinde bulunduğumuz duruma dair eşsiz izlenimler verir. Planlanıp, programlanıp, istişare eylenip yola çıkılan bir işin uygulama aşamasında, yanında yörende olanlardan soyutlanıp yapayalnız kalmak gibi… Müşkül durumlarda devreye giren, anladığı kadarıyla muhatabına yön veren ve en azından anı kurtarmayı sağlayan Erbakan… e şey, Bilge Dede’nin sözleri gibi… İktidarın, ihtirasın, istikrarın, istikbal, istiklal ve istikbarın yahut da en iyi ihtimalle insanlığın selameti için çekilen nutukların bir noktada it dalaşına dönüşüp AnnaKornikova’yaevrilmesi gibi… “Demokrasi kazandı” söylemiyle “Futbol kazandı” diye söylemenin arasında bir fark olmadığı gibi…
Biz bütün bu muhabbet içinde Fasulye filminin, vergi iade zarflarını vergi dairesine götürmek üzere yola çıkan Sefertaslı Adam’ı oluyoruz. Her şeyin tam ortasında, her şeye bulaşan ancak etkisiz eleman... Bilgeleri ve dedeleri sevmek dışında çıtımızı çıkaramıyoruz. Ama vergi iade zarfları da emanet edilmiş bir kere, başımız ne tür belaya girse dişimizi ve yumruğumuzu sıkıp onları menziline ulaştıracağız. Bir de üstümüze salınan köpeklere sefertasımızdaki taze fasulyeyi ikram etmesek. Hayır, zarflara sahip çıksak sefertasından; tasa sahip çıksak zarflardan oluyoruz. Bari mühürsüz ve fazlalık çıkan zarfları dava ediverin diyoruz ama nerdee… Neyse, bi zahmet izlersiniz artık.
Bilge Dede’nin son öğüdüyle bitirelim bu bahsi; “İnsan bazen yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide debelenir durur. Bir yandan yaşadıklarının vicdan muhasebesini yaparken, öte yandan yaşamın ölüme galip gelmesi için savaş verir. Çünkü uğrunda yaşanacak şeyler, uğrunda ölünecek şeylerden çok daha büyüktür. İşte sen de böyle bir durumda seçimini yaparken… Ulan nasıl düşürdün o kaseti elinden? Bak aklıma geldi dellendim yine. Biz de tutmuş öğüt veriyoruz burda. Bi kaseti tutamadın, bunca öğüdü nasıl tutacaksın? Hala dil döküyoruz; yok yaşammış, yok ölümmüş, yok ince çizgiymiş… Yok bundan sonra öğüt möğüt…”