Öyle sık sık ziyaretine gitmesem de,

Senede birkaç kez görsem de,

Nasıl kuvvetlidir aramızdaki akrabalık, kardeşlik bağı.

Dedemin 70 yıl önce diktiği Kavak İnciri’nden bahsediyorum.

Çocukluğumda gencecik bir fidandı.

Lakin meyveleri hep doluydu.

Sadece ailemizi değil, bütün mahalleyi doyururdu.

Şimdi ne dedem kaldı, ne babam, amcam, halalarım.

Üçüncü neslin, onun varsıllığından pek kimsenin haberi yok.

Haberleri olsa da onu pek önemli bulmamaktalar ki.

Kimi kuzenlerim biraz da öfkeyle bana, durduğu bahçeyi müteahhide vermediğim için kızmaktalar.

Fakat o da durduğu bahçeden bitişikteki babamın evinin bulunduğu bahçeye adeta can havli ile sığındı,

Ulu bir ağaç olup balkonumuzu kapladı, adeta kurtarın beni der gibi evin camlarına değin sokuldu.

Elbet bunda onunla sevgi ile konuşan kız kardeşimin payı çok büyük.

Rastladığım bir haber, ağacın kalbinin olduğunu çok güzel anlatmakta;

“Bitkilerin zarar gördüklerinde çığlık attığı keşfedildi:

İsrailli bilim insanları, bitkilerin zarar gördüklerinde veya sulanmaya ihtiyaç duyduklarında çığlık attığını keşfetti.

İnsanlar bu sesleri algılayamıyor ancak hayvanlar duyabilmekte”.

İncir, Kur’an'da da geçmekte; Tin Sûresi’nde zeytinle birlikte anılmakta.

Bu iki ağaç da adeta Kur’an’dan beslenir gibi diğer ağaçlar gibi ne budama istemekte, ne sulanmak, ne özel ilaçlar ve vitaminler beklemekte.

Sanki sadece sevgiyle yıllara direnmekte.

Fakat bu ne çelişki ki, en fazla da en kıymetli ağaçlar olan zeytinlikler yapılaşma için kurban seçilmekte.

Hiç acımadan bin yıllık zeytin ağaçlarının çığlıklarını duymadan başlarını vurup katliam yapabilmekteler.

Çocukluğumda Boğaziçi’nde evler daima bahçeli idi.

Ve o bahçede bir tablo gibi baş köşede incir ağacı dururdu.

Kimsenin ağacı benzemezdi birbirine.

Yan bahçede çok güzel çikolata renkli iri bir incir vardı fakat içi kırmızı ve tatsızdı, lakin bizim incir tadından yenmezdi.

Sanırım “Kavak İnciri” sadece bizim bahçede idi.

Boğaziçi’nin, Kavaklar semtinde yetiştiğinden bu ismi almış, "Sultan Selim İnciri" de denilmekte.

Pazara pek düşmemekte.

Boğaz’ın son bahçelerinde yaşamaya çabalamakta.

Mesela satılan bir diğer bahçemizdeki küçük beyaz incir, üzerinde kururdu ve bal gibi tatlıydı.

İzmir’in iri, beyaz incirlerine benzemezdi.

Ne yazık ki üzerinde kocaman bir apartman duran o arsadaki nesli tükenen o beyaz incir, apartmandan daha değerliydi.

Şimdi bakıyorum da babamın evinin ve yanımızdaki akrabalarla ortak bahçenin dışında bütün mahallemiz apartman oldu ve o güzel bahçelerin bir müze değerindeki kıymetli ağaçlarının hepsi kayboldu.

Yaşlı incir ağacım büyükanne oldu, zamana direnmekte, adeta evlatlarına süt veren bir anne gibi yine mahalleliyi beslemekte.

Kuzenlerimi daha ne kadar apartman konusunda durdurabilirim, orası meçhul.

Elbet küçük fidanlarını İstanbul’un farklı yerlerine dikerek, devam ettirme çabalarım oldu.

Lakin o bölgenin havasının dışında fazla serpilemediler.

25 yıldır bahçemdeki fidan, bir metreyi ancak aştı ve meyveleri çok cılız.

Zira alışık olduğu havayı istemekte.

Bu sebeple o asırlık güzel ağacı kaybetme korkusunu her yıl yaşamaktayım.