Savaş bölgelerinde gazetecilik her zaman tehlikelidir. Özellikle gazeteciler zaman zaman kendilerini çatışmanın ortasında bulabilirler. Böyle bir durumda gazeteci nereden geldiği belli olmayan bir kör kurşuna hedef olabilir. Böyle bir durum savaş muhabirliğinde sürpriz olmaz. Ancak, çatışan taraflardan birisi gazeteciyi bile bile hedef kabul eder ve nişan alarak öldürürse bu savaş halinin tabii sonucu değil, insanlık dışı bir saldırı ve vahşettir.
İsrail topçusunun, görevi başındaki kameramana karşı gerçekleştirdiği saldırı işte bu insanlık dışı vahşete son bir örnektir. İsrailliler Filistinlere karşı sürdürdükleri katliam, işkence ve saldırılarının görüntülenmemesini istemektedir. Görüntüleyen kim olursa olsun fırsat bulunduğu an öldürülmektedir. Sanıyorum bu durum bile İsrailin zulmünü ve haksızlığını kanıtlamaya yeter.
Kameramanın öldürülüşü İsrailin gazetecilere karşı giriştiği ilk olay değildir. Ve her seferinde gazeteciler doğrudan hedef alınmakta, bilerek ve isteyerek öldürülmektedir. Bu bakımdan İsrail bölgede varlığını koruduğu sürece bu tür cinayetler sona ermeyecektir. Gıdası insan kanı olan bir devletin varlığı sanıyorum bölgenin sürekli olarak çatışma içinde olması için yeterlidir.
***
Amerika ve İsrail sürekli olarak İranı dünyaya karşı tehdit olarak ilan etmekte, İranın cezalandırılması gerektiğini savunmaktadırlar. Halbuki İranın devrimden bu yana çevresine saldırısı söz konusu değildir. Kendisine saldırıldığında da gereken direnişi ve suvunmayı göstermiştir.
Devrimden kısa bir süre sonra ABD Saddam yönetimindeki Irakı İrana saldırtmış, iki ülke uzun yıllar birbirlerini tüketmişlerdir. Ancak, bu saldırıda sorumlu olan kesinlikle İran değildir. ABD, İranda devrim rayına oturmadan yeni yönetimi yıkmak istemiş, bunun için de Saddamı kullanmıştır. Son kullanma tarihi dolunca da Saddamı ortadan kaldırmıştır.
Her ne ise maksadım İran-Irak savaşının sebep ve sonuçlarını tahlil etmek değil. Bundan 28 yıl önce 10 kadar gazeteci arkadaşımızla yaşadığımız bir olayı aktarmak istiyorum.
12 Eylül 1980 darbesinden iki ay kadar sonraydı. Irak Türkiyeden bir grup gazeteciyi davet etmişti. Irakın maksadı savaşta son durumu göstermekti. İlk hamlede elde ettikleri kazanımları, İrana verdikleri zararı göstermek böylece propaganda yapmak istiyorlardı.
Savaş hali olduğu için Irak hava sahası yolcu uçaklarına kapalıydı. Bunun için Irak Elçiliği tarafından kiralanan bir otobüs İstanbuldan geziye katılan arkadaşları almış Ankaraya gelmişti. Ankaradan geziye katılan arkadaşlar da binerek Bağdata gittik. Ertesi gün Iraklı yetkililer bizleri Basraya götürdüler. Bağdat-Basra arasında sürekli olarak askeri araçlar asker ya da silah taşıyorlardı. Bir bakıma Basra Irak-İran çatışmasının merkez noktasıydı. Gece yarısı Basraya vardık. Sabahın erken saatlerinde yetkililer bizleri bir cip içinde limana götürdüler. Burada vurulmaş ya da terkedilmiş gemilerin fotoğrafını çektik. Ardından savaşın ilk günlerinde Irakın eline geçmiş olan İran şehri Hürremşehire götürüldük. Şehir tamamen terkedilmişti. İnsanlar hiçbir şeylerini almadan evlerini terkederek İran içlerine gitmişlerdi.
Tüm bunları geziden döndükten sonra geniş bir şekilde anlatmıştım. Ancak, Basradan Hürremşehire giderken yaşadığımız bir olayı aktarmak istiyorum. Açık arazide giderken birden bire karşıdan her türlü silahla donatılmış askeri bir helikopter üzerimize doğru gelmeye başladı. Iraklı yetkililer hemen aracı terketmemizi gizlenmemizi istediler. Artık sonumuzun geldiğini düşünürken helikopter üzerimizde biraz dolaştıktan sonra tek mermi atmadan döndü gitti. Ellerinde fotoğraf makinası olan, telaşla gizlenmeye çalışan bizleri vurmak gibi bir hareketleri olmadı. Eğer olsaydı saldırıdan hiçbirimiz sağ kurutulamazdık.
Böyle bir olay karşısında İran kendisini rahatlıkla savunabilirdi. Çünkü, Irak tarafından işgal edilmiş İran topraklarında ilerliyorduk.
Bu olay bile sürekli olarak İranı kötüleyen, suçlayan, çevresi ve dünya için tehlike olarak takdim edenlerin aslında kendilerinin oluşturdukları tehlikeyi ve sergiledikleri vahşeti gizlemeye çalıştıklarını göstermez mi