Tekfir hastalığı haricilerden bize bulaşan bir

hastalıktır. Biz Müslümanlar için hüsnü zan beslemeli kimseyi tekfir

etmemeliyiz. Kişi ben Müslüman değilim demediği müddetçe biz hep iyi niyet

beslemeli, zahire göre hüküm vermeliyiz.

Çok sıkıntılı bir durum olmuşsa samimiyetimiz varsa

tebliğ edeceğiz ama inatlaşmayacağız. İkna edemediğimiz zaman da ümidi

kesmeyeceğiz dua edeceğiz.

Sonuçta insanların kalbini yarıp içine bakma gibi bir

durum olmayacağına göre kişinin beyanını asıl kabul edeceğiz.

Tekfir hastalıktır. Bu dinin sahibi Allah tır. Kimsenin

elinde aforoz yetkisi bulunmamaktadır. Kimse kendisini papaz yerine koyup da

önüne geleni dinden çıkarmasın. Allah a çok şükür ki hesabı sadece ona

veriyoruz. Kimsenin onun adına konuşma yetkisi bulunmamaktadır. Âlimlerimiz,

bizim yol göstericilerimizdirler. Yoldan çıkarıcılarımız, yoldan kovucularımız

değildirler. Hayra vesile olan o hayrı işlemiş gibi olur. Birleştirici

olacağız. 

Tekfir yoktur!

Müslüman ın canı, malı ve ırzı Müslümana haramdır.

Müslüman İslam ı gerçek manada yaşamıyor olsa bile (günahkâr olsa bile) bu

böyledir. Bir kişinin imanını bir başkası sorgulayamaz. Kişi Müslüman olduğunu

söylüyorsa kelime-i tevhidi söylüyorsa biz onun beyanını asıl kabul

ederiz.  Kimsenin kimseyi dinden

çıkarmaya veya kâfir yapmaya hakkı yoktur. İslam da ruhban sınıfı ve afaroz

yoktur.

Kalbini yarıp bakamayacağımıza göre (hadis) zahire göre

hükmederiz. Batını Allah a bırakırız. Bu nedenle tekfircilerin yaptığı gayri İslami dir.

Kişiyi küfre götüren elfazı küfürler vardır. Bunlar;

Kur an ve tevatür sünneti inkâr, alaya alma, hafife almaktır. Kur an ın bir

harfini bile inkâr eden küfre girer. Ama bu genel kaideye dayanarak hemen

insanların hatalarını arayıp sen kâfir oldun demek doğru bir tebliğ metodu

değildir. İnsanlara yumuşak dilli ve güler yüzlü yaklaşmak, mümkün oldukça

dışlamadan tebliğ etmek gerekir.

Ehli Sünnet Âlimlerinin Fitneyi Uyandırmama Hassasiyeti

Ehli sünnet âlimleri, fitnenin uyanmaması yani insanların

boşuna telef olmaması için dikkat etmişlerdir. Meşru olmayan yönetimleri

değiştiremeyecekleri durumda fitneye yol açan fetvalar vermekten kaçınmış,

insanları nebevi metoda ve tebliğe yönlendirmişlerdir. Çünkü onlar biliyorlar

ki bir kavim kendilerini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.

Resulullah, Taif halkına beddua yerine dua etmiştir.

Bediuzzeman, kendisini yargılayanlara karşı bile insanları huruca çağırmamış,

beddua etmemiş, onların neslinden temiz bir grup insanın çıkacağını

söylemiştir. Önce birebir insanların ikna edilmesi, kazanılması gerekir. Bir

Ebu Cehil den İkrime gibi büyük sahabi çıkabiliyor.

Müslüman geniş olmalıdır. Kimseyi zorla cehenneme sokmaya

gayret etmemelidir. İnsanlara şefkatle yanaşmalıdır. Firavun a bile giderken

yumuşak ve tatlı dilli olmayı tavsiye eden Yaradan, firavunun bu haline bile

merhamet gösteren Allah, günümüz insanlarına daha merhametlidir. Biz Musa ve

onlar Firavun değiller. Dilimizi ve gönlümüzü açmalıyız... Müslümanların ıslahı

için çalışmalıyız.

Biz insanlar üzerinde şahit olan bir ümmetiz...

Şehadetimizi güzel yapmalıyız...  Bizim

görevimiz kırmadan, düzeltmek... Kimseyi dışlamamak Tekfir etmemek... Bizim

mesuliyetimiz sadece tebliğdir.

Fakat Allah dilemedikçe biz hidayete erdiremeyiz (Nahl

37) Biz üzerimize düşeni yaparsak kalpleri döndüren Allah onların da kalplerini

elbette döndürür... 

Cihat, müslümana yapılmaz!

Müslüman, Müslüman a karşı emri bil ma ruf ve nehyi anil

münker yapar, tebliğ yapar, uyarır. Müslümanın canı, malı ve ırzı Müslümana

haramdır.

Müslüman ile Müslüman arasında cihat (silahlı cihat )

olmaz. Cihat kâfirlere karşı yapılır. Onun da şartları ve koşulları vardır. Öyle eline silah alan cihat

yapıyorum diyemez. Devlet buna karar verir. Savaşmadan önce haber gönderir.

Anlaşma zemini arar. Savaş en son çaredir. 

İnsan Hayatına Verilen Önem-Ebu Hanife Örneği

Ebu Hanife bireysel özgürlüğe büyük önem vermiş, düşünce

özgürlüğünü savunmuştur. Ebu Hanife nin muhalefet tekniğine şu olay güzel bir

örnek olur:

Abbasi halifesi Mansur, Musul halkının daha önceki

ayaklanmalarında ikinci kez isyan ederlerse kanlarının ve mallarının kendisine

helal olacağına dair söz almıştı.

İkinci defa ayaklanınca, Mansur, içlerinde Ebu Hanife nin

de bulunduğu büyük fukahayı çağırdı ve bu anlaşmaya göre kanlarının ve mallarının

kendisine helal olup olmadığına dair fetva istedi.

Mevcut bütün fukaha anlaşmaya dayanarak Mansur u

onaylarken Ebu Hanife şu cevabı verdi: Onlar sana hakları olmayan (kanlarıyla

ilgili) bir şart koşmuşlar. Bilindiği gibi, can konusunda cömertlik ve mubahlık

söz konusu değildir. Sen de onlara hakkın olmayan bir şart koşmuşsun. Çünkü

Müslümanın kanı ancak üç sebeple helal olur. Şayet bir kadın kendini nikâhsız

olarak bir adama helal kılsa, ona helal olur mu Bir adam, başka birine beni

öldür dese, onu öldürmesi helal olur mu

Mansur, Hayır cevabını verince,

Ebu Hanife ona Musul halkından elini çek. Onların

kanları sana helal değildir dedi.