“Eğer idamı hak etmiş olarak, Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam; batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!” demişti bir fedai, bir Allah eri.

Batılın teklifi gayet cazipti oysa. Yalnızca söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan edecek ve batılın Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’dan özür dileyecekti. Böylece serbest bırakılacaktı. Ama o boynunu verirdi de bu yolda, yine de davasından dönmezdi. Ve dönmedi de. Caymadığı için inandığı davadan, tarihe adını Seyyid Kutup olarak yazdırmıştı. Kendi mahkemesine bile çıkamamıştı gördüğü işkencelerden dolayı. Zalim yöneticileri vücudunu kızgın şişlerle dağlıyor, kerpetenle etlerini koparıyor, başından aşağı kaynar sular döküyordu ve yalnızca bir ret bekliyordu ağzından çıkacak. Ama o, Bilal-i Habeşi’yi yeniden yaşıyor ve yaşatıyordu. Onun gibi haykırıyordu Ümeyye bin Haleflere “Ehad” diye. O başını eğmedikçe filizleniyordu İslam’ın baharı. O kalbini ve dilini Rabbine kilitledikçe, darağacına mahkûm oluyordu zalimlerin zulmü.

Belki bilmiyordu ama kutlu yürüyüşünden, çok değil, kırk yıl sonra yeni Seyyidler, yeni Bennalar yeşerecekti Firavun topraklarında. Ve onlar da şehadete yürüyecekti gün gün, tüm dünyanın gözleri önünde. Sonra “Tarih tekerrürden ibaret” diyecekti insanlar. Sadece izleyecekti. Yazılan yazılara, çizilen resimlere, verilen tepkilere bir yenisini eklemeyecek; önüne konan kara kutudan sadece izleyecekti onların yürüyüşünü. Yöneticiler “kınamakla” yetinecek, “endişe verici” bulacaktı bu haberi. Siyasiler kendi ülkelerinde “Düşmansız bir ideoloji yaşayamaz” inancına dayanarak yürüttükleri ve kendilerince düşmanlar edinip, mağduriyet yaftasıyla taraftar topladıkları uğraşlarının yarısı kadar bile dil dökmeyeceklerdi bu zulme. Sesleri kısılıncaya kadar bağırmaları zaten beklenemezdi onlardan!

Çok az bir insan, dua edecekti belki. Belki sosyal medyada gündem edecekti bu haberi ve kendince kınayacaktı. İçi sızlayacaktı bir avuç insanın. Üç beş damla yaş dökülecekti gözünden, hemen kuruyan cinsten.

Oysa beş yüz yirmi dokuz can, beş yüz yirmi dokuz yürek mağdur olan! Hepsi için ağlamalı, hepsi için üzülmeli değil mi vicdan Eller semaya en az beş yüz yirmi dokuz kez kalkmalı değil mi

Hangisine ihtiyacı var ki Yaradan’ın Ne duaya, ne kınamaya, ne karşı çıkmaya... Firavun’un sarayında Musa’yı büyüten O değil mi Asiye gibi bir mücahideyi, zindanlarda gül misali açtıran O değil mi Kızıldeniz’i ortadan ikiye yarıp, büyük bir devrin zulüm ve zalimlerini fersah fersah o denizin dibine gömen O değil mi O dilerse dağlar yerinden oynamaz, güneş batıdan doğmaz mı

İşte yine Mısır, işte yine Firavunların zihniyeti. Yine zulüm mağdur yüreklerde, yine zalim yönetimde. Ve dünya yine sessiz bu yaşanan zulme.

Hey insanlar, artık uyanmak zamanı! Açın gözlerinizi, kaldırın başınızı yorganlar altından. Durmadan izlediğiniz, bir süre sonra kölesi olduğunuz o kara kutuya dönen yüreklerinizi, arındırın aldatmaca gündemlerden. Seslerinizi değil, sözlerinizi yükseltin Allah için. Kıpırdatın dudaklarınızı, silkeleyin taşlaşmış gönüllerinizi. Yükseldikçe sözleriniz, Şeyh Ahmet Yasin’le buluşsun semada. Suskunluğunu şikâyet ettiği ümmetin artık konuşmaya başladığına şahit olsun...

Ey yöneticilerimiz, ey bir zamanlar dünyaya adalet ve güzellikle hükmeden şanlı ecdadın torunları!

Ey lafa değil icraata bakanlar! Kınamaları kınayın artık ve zalime karşı icraata geçin.

Ey kesilen ağaçlar için kanlı bıçaklı eylemler yapan doğacılar, katledilen hayvanlar için sokaklara dökülen hayvan severler! Canı heba edilen beş yüz yirmi dokuz insan için de görelim eylemler yaptığınızı. Bütün dünyada ezilen insanların hesabı sizden sorulur ya hani, sorun hesabını yaşanan zulümlerin!

Ey üç beş dershanesi kapanacak diye ortalığı yaygaraya verenler ve ağızlarına koca koca beddualar dolduranlar! Haydi, zalim cuntalara da beddualar edin ve mümin kardeşlerimizi kucaklayın!

Hani nerede bu dinin Musaları Hani nerede bu sarayların Asiyeleri Hani yarılası denizler ki, koşup gidelim içine doğru! Mazlumları da alalım arkamıza ve biz de geçelim o kutlu yoldan. Düşsün bir Musa önümüze… Ve ardımıza bakmadan, Firavun’a aldırmadan, zalimlerden korkmadan yürüyüp geçelim aydınlık sabahlara...

Yıl 2014, yer Mısır, tarih şehadet! Şehitlik yolu yine açıldı adanmış yürekler için. Dört ay önce bir yiğit yürümüştü o yolda, hem de gururla. “Suçum Allah’tan başkasına kulluk etmemekti. “Bize kulluk et” dediler. Ben de “asın” dedim” diyerek, başı dimdik yürümüştü darağacına.

Şimdiyse onlar, Müslüman kardeşler olarak elele, yürek yüreğe vermiş aynı yoldan, aynı heyecan ve aynı mutlulukla yürümeye hazırlanıyorlar. Dünya ister uyusun ister sussun, onlar Hakkın rızasına yürüyorlar. Yol ağzında kendilerini bekleyen Abdulkadir Molla’yı selamlayarak yürüyorlar. Cennette kendilerini bekleyen Hasan el Benna’ya, Zeynep Gazali’ye, Seyyid Kutub’a gülümseyerek yürüyorlar. Rablerinin kendilerini “Selam” diyerek karşılayacağı Adn cennetlerine yürüyorlar...

Yürüyün darağacını bayram günü bilenler!

İnsanlar dünyayı, dünya sizi, siz ise cenneti izliyorsunuz; yürüyün melekler de izlesin sizi şimdi...