Nerede okuduğumu çıkartamıyorum ama tespit yerinde: “Önce bizler binaları şekillendiririz, sonra onlar bizleri şekillendirir.” Mimariyi salt bir inşa etmekten daha üst bir noktaya koyan bir ifade bu.

Mimarlık, sanattır. Dolayısıyla ile ortaya konanlara da “eser” denebilir. Ancak mimarların elinden çıkan her şey sanat kapsamında olmayacağı gibi, mimarın çizdiği her yapı da eser olacak diye bir kaide de yoktur. 

Teknik bir meseleyi sanatla bağdaştırmak… İşin girift kısmı burası sanki. Bir yapıyı çizmek için gerekli hesaplamaları yapmak, gereken koşulları sağlamak tamamen teknik bir nitelikteyken, nasıl oluyor da bir sanattan bahsedilebiliyor? O zaman mesela araba yapmak da bir sanat sayılmalı mı? Neticede o da insana hitap ediyor ve insana hizmet edecek.

Mimarlık, çok daha karmaşık ve geniş kapsamlı bir etkileşim üretiyor o zaman. İnsanın yerleşik hayata geçip “kafasını sokacak” bir dam yapmaya başlamasına kadar geriye götürünce, aslında insanlık tarihi kadar eski bir şeyden bahsedildiği anlaşılıyor. Baştaki alıntıdaki gibi “insanın şekillendirdiği bina, sonra insanı şekillendiriyor” mu peki? Öyle olmasa, eski dönemlerde yaşamış uygarlık ve toplumlardan geriye kalan kalıntılar arasında yaptıkları yapılar baş köşeyi işgal eder miydi hiç? Bina kalıntılarının, önceden yaşamış insanları yansıtması boşa değil yani.

Göçebe insan ile yerleşik insan arasındaki fark bile başlı başına bir dikkat çekici nokta aslında. Yerleşik hale geçen insanın gösterdiği ilerleme de yapmış olduğu yapıların katkısı inkar edilemez muhakkak. Ve işin ilginci, toplumlar ve uygarlıklar değiştikçe ve geliştikçe, inşa ettikleri yapıların da olgunlaşması ve yetkinlik kazanması. Yani, ilerleyen uygarlıklar, daha da gelişen insanoğlu… Birbirini destekleyen bir sarmal gibi.

12.-13. yüzyılda inşa edilmiş ve hala ayakta duran inanılmaz estetik ve güzellikteki yapılar, o dönemde bilimde, teknikte, düşüncede aşkın bir noktada olan İslam uygarlığının yansıması değil midir? Anadolu’daki sayısız estetik ve güzellik örneği yapılar, bugün bile sitayişle bahsettiğimiz Selçuklu, Osmanlı mimarisinin eseri değil midir? O binalarla kurulu şehirlerdeki halkın yaşantısını, bugün bile hala hayranlıkla ve özlemle yad etmiyor muyuz? En basit ama zarif bir Osmanlı camiinin duvarındaki küçük bir kuş evi, “insanın şekillendirdiği binanın, sonradan insanı şekillendirmesi” değil midir? Öylesine bir ince düşünce ve zerafetle kuşatılan insanların yaşantısı da (bugün uğruna yanıp tutuştuğumuz mahalle yaşamı mesela) içinde yaşadıkları binalarla şekillendirilmiştir muhakkak.

Mimarlığın sanat olması, hitap ettiğinin doğrudan insan olmasından olsa gerek. Teknik iş yapıyor ama yaptığı işin en kritik noktası insana bir algı ve duygu sağlayabilmesi galiba. Sadece işlevi var veya “dört duvar, bir dam” olması insana yeterli gelmiyor. Bir boşluğu bir “mekan” olarak sınırlarken, insani bir dokunuşta bulunuyor. İnsana bir huzur, sükunet, iç dünyasına açılan bir kapı aralayabilirse hem sanata dönüşüyor, hem de “eser” haline dönüşebiliyor.

Binaların boyunun o bölgedeki caminin boyunu geçmemesi, mimarinin, yani yapıların insanı şekillendirmesidir mesela. Yapıların gösterdiği saygı, insan yaşamına da sirayet ediyor ve tam tersi de doğru denebilir. Aynı şekilde, birbirinden tipsiz ve şekilsiz rezidansların, insanları gösteriş ve ne oldum delisine dönüştüreceği, estetik ve zevkten uzaklaştıracağı gibi.

Kafanızı gökyüzüne dikip en üst katına baktığınızda, oradaki insanı seçemeyeceğiniz kadar yüksek binaların veya insanların içine tıkıştırılıp birbirlerinden kaçar hale geldiği heyülaların şekillendireceği insandan uzak olalım bir zahmet!

NOT: Dikkatli okurlarımız fark etmiştir. Bir iktisat mezunu olarak zaman zaman mimari alanında da haddimiz olmayarak kimi yazılar yazmaktayız. Bu ilgimizi, 40 yaşına yaklaştığımız halde, üniversiteye yazılmak suretiyle somutlaştırıyoruz. Allah bize İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünde burslu okumayı nasip etti. Hem de iktisatçıların hocası olarak bilinen Sabahattin Zaim hocamızın adı taşıyan okulda! Tüm dost, kardeş ve büyüklerimize duyuralım.