Hastalık haberleri ajanslar tarafından daha sık paylaşıldığından beri, sağlıklı beslenme bir refleks halini aldı. Bu refleksi meşrulaştırılma arayışı, insanları tükettikleri ürünlere kutsallık atfetmeye ve böylece yedikleri sebzeye veya meyveye dini bir mana yüklemeye sevk etti. Satıcılar, kutsal addedilen bir pazarın karşısında hiçbir gücün duramayacağını bildikleri için ürünler ve ürünlerin sağlığa yararlarıyla ilgili ayetler ve hadisler bulmaya çabaladılar. Teşhirdeki ürünün faziletini beyan eden bir ayet ya da hadis bulamayanlar, en azından bu ürünün geçtiği bir ayeti ya da hadisi öne çıkarmayı tercih etti. Hiçbirine ulaşmayanlar ise rivayet uydurdular. Yaptıkları bu nevzuhur işe de “halkın sağlığını korumak için yapılmış bir amme hizmeti” adını takarak sevap bile umdular.

Müşteri memnuniyeti ticaretin en önemli ayağı olduğu için alıcı ve satıcı arasındaki dostane ilişki hiç aksamadı. Zeytin, incir, hurma, nar gibi meyvelerin geçtiği ayetler işyerlerinde tefekkürden ziyade ticaret için asıldı. Güzel bir hat ile ve’t-tîni ve’z-zeytûni yazılı bir tablonun incir ve zeytin ağaçlarıyla bezenmiş olması, sanatsal olarak müşterinin gözünü, satıcının ise cebini doldursa da bu tür meyvelerin Kur’an’da sağlıklı yaşama formülü için mi yer aldığı yoksa bu ürünlerin yetiştiği coğrafya üzerinden bir mana mı anlattığı sorusunu başka bir bahara erteledi.

Bra

Dağ, incir ve zeytin

Kur’an nazil olduğunda onu okuyabilecek insanlar, başkent olan Mekke ve çevresindeki köylerde bulunan kişilerdi (Şûra 42/7). Bunların yaşadıkları yerlerle özdeşleşen meyveleri ve coğrafi şekilleri vardı. Kur’an bu köylülerin dünyasıyla kendilerine hitap etti. Deveye binen insan için “devenin yaratılışına bakıp onu halk eden Allah’ın yüceliğini anlamak” çok daha anlamlıydı. Atıyla cenge koşan bir süvarinin “Allah dini uğrunda çakılıp yetiştirilmiş at beslemesi” pek tabiiydi. Kızıldeniz’den Afrika’ya ticaret amacıyla seyrüsefer eden bir Mekkelinin gemi ilerlerken “Nuh kavmini helak edecek sular yükseldiğinde Allah’ın müminleri gemiyle kurtardığını” tefekkür etmesi kolaydı (Hakka 11). Dağlar yüceydi ve yıldızlar kendilerine yol gösteriyordu. Bundan dolayı Allah incire, zeytine, Turi Sina’ya ve düşman taarruzundan emin kılınmış Belde’ye yemin ettiğinde bu anlatılanların kendilerine bir mesaj taşıdığını biliyorlardı. Bunlar hurmayla yaşayan Mekkelilere, zeytinin ve incirin de sağlık için gerekli enzimleri taşıdığını ve bunların da tüketilmesi gerektiğini anlatmak için tercih edilmiş değildir.

İncir ve zeytinden Zeytin Dağı’na

Hz. Peygamber döneminde Yahudi ve Hristiyanların uyarılması amacıyla Kur’an’da çeşitli ayetler yer almaktadır. Bu ayetlerde vurgulanan en önemli nokta, Yahudi ve Hristiyanların Hz. Peygamber’in “beklenen son kurtarıcı” oluşuna karşı çıkmalarıdır. Bu nedenle Kur’an’da hem Hz. Musa hem de Hz. İsa konu edinmiştir ve bu iki peygamberin son peygamberi müjdelediğine işaret edilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in bu iki peygamberin yolunu sürdürdüğüne defalarca vurgu yapılmıştır. Hz. Peygamber’de onların yolunu ve davalarını sürdürdüğünü pek çok kez ifade etmiştir. Mesela Medine’ye hicret eden Peygamberimiz, Yahudilerin Muharrem ayının onuncu günü (âşûra) oruç tuttuğunu görünce nedenini sordu. Yahudiler “Tarihte bugün, Allah Mûsâ’yı galip getirmişti. İsrailoğulları Firavun’u alt etmişti. Biz de Mûsâ’ya olan hürmet ve tazimimizden dolayı oruç tutuyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle “Mûsâ’nın yolunu sürdürmek, sizden çok bize yakışır” dedi ve Muharrem’in onuncu günü oruç tutulmasını emretti (Buhârî). Bu tür emirler Müslümanların gündemine, Hz. Mûsâ ve Hz. İsa gibi peygamberleri Yahudi ve Hristiyanlara terk etmeme, Kudüs ve Mescid-i Aksa gibi mescitleri onların insafına terk etmeme ve bundan da ötesi dünyanın yönetimini Allah’ın velayetini reddedenlere terk etmeme şuurunu yerleştirmiştir. Tevrat, İncil ve Zebur’u muharriflerin elinden kurtarma gayreti, ashabın kimliğinin bir parçası haline dönüşmüştür. Onlar için Hz. Mûsâ’nın ayak bastığı Turi Sina mübarek bir vadidir; Hz. İsa’nın yürüdüğü Zeytin Dağı’ndan Mescid-i Aksa’yı temaşa etmek, havarilerin çilelerini yâd etmek en büyük sadakat nişanesidir. Bunlara şahit olan bir Mekkelinin Tur Sûresi’ni okumasının anlamlı olduğu aşikârdır.

Tin yani incir sûresi Mekke’de nazil olmuştur. Sûre, ismini incir meyvesinden alır. Sûrenin girişinde, konunun önemine dikkat çekmek için üç şeye yemin edilmiştir:

İncir ve zeytin: İlk önce incir ve zeytine yemin edilerek bunların yetiştiği mekân olan Şam yöresine işaret edilmiştir. Şam, İslam medeniyetinde bugünkü Suriye, Filistin, Lübnan ve Ürdün’ü kuşatan bölgedir; sadece bir kentin adı değildir. Bu yöre incir ve zeytinle özdeşleşmiştir. Mesela günümüzde Filistin -özelde- Gazze, zeytiniyle meşhurdur ve zeytinle simgeleşmiştir. İncir ve zeytin, bu bölgelerde hakkı anlatan Hz. İsa’yı vurgulamaktadır.

Dsa-2

Tûri Sina: Hz. Mûsa’yı ve mücadelesini anlatmaktadır. Dağın kutsallığından daha önemli olan, bu dağın üzerinde sandaletiyle yürürken bir halkın özgürlüğü uğruna koca bir krallığa başkaldıran bir insanın mücadelesidir. İncir ve zeytinle anlatılmak istenen, bunların sağlığa faydası olsaydı Tûri Sina’yla da yürüyüşün sıhhate ne kadar faydalı geldiği olurdu. Diyetin ve fitnesin, sıhhati ve cihadı unutturduğu bir topluma İncir’in ve Zeytin’in Hz. İsa’yı, Tûri Sina’nın Hz. Mûsâ’yı anlatması pek mümkün görünmüyor.

Beled-i emin: Tüm Arap kentleri taarruza uğrarken düşman istilalarına karşı Allah’ın muhafaza ettiği kenttir. Kâbe buradadır. Bu koruma, günün birinde ordusuyla Mekke’ye girecek olan Hz. Peygamber’in Allah’ın seçtiği insan olduğunun görülmesi içindir. Ebrehe’yi yok eden Allah, onun kente girmesine müsaade edecektir. Çünkü ondan yanadır. Beledi eminle işaret edilen Hz. Peygamber’dir.

Tîn Sûresi’nde üç bölgeye yemin edilmiş ve üç peygambere işaret edilmiştir. Bu üç konu Tevrat’taki, “Rab Sînâ’dan geldi, Seir’den (Filistin dağları) doğdu, Paran dağından parladı” hükmüyle uyumludur (Tesniye, 33/2). Müslümanların Faran şeklinde telaffuz ettiği Paran, Mekke’dir (Yâkūt Hamevî, Muʿcemü’l-büldân, IV, 245). Tevrat’taki bu cümleleri tevil ederek şöyle anlamak gerekir: “Allah’ın vahyi, Hz. Mûsa aracılığıyla Sînâ’dan geldi, Hz. İsa’nın okuduğu İncil vasıtasıyla Filistin dağlarında doğdu. Mekke’de Allah’ın nuru olan Kur’an, Hz. Peygamber vasıtasıyla parladı.”

Zeytin’in ve Tûri Sînâ’nın ifade ettiği manayı iyi bilen Filistinli Müslümanlar, Hz. İsa ile Hz. Mûsâ’yı ehl-i kitabın insafına terk etmedi. Zeytin, barışın değil Mescid-i Aksa direnişinin sembolü haline dönüştü. Aksa Tufanı boyunca Gazze direnişinin en güçlü olduğu Zeytin Mahallesi’nde zeytin ağaçlarında meyve yerine mermi yeşerdi. Gazzeliler “Zeytin ve Zater olduğu müddetçe savaşmaya devam edeceğiz” diyerek zeytini sloganlaştırdı. Dünyanın farklı yerlerinde direnişi ayakta tutmaya çalışan mustazaflar, Gazze’de bir tünelde silahını temizleyen bir mücahide bir damla yağ kadar katkı sağlayabilmek umuduyla hazırladıkları infaklara zeytinyağı adını koydu. Siyonistler buldozerle asırlık zeytin ağaçlarını sökerek bu direnişi bitirmeye çalışırken Gazze direnişini unutturmaya çalışan din tüccarları, zeytinyağı gibi üste çıkmaya çabalıyordu. Direniş bir zeytin ağacı gibi İsrail buldozerlerinin karşısında dikilmeye devam ediyordu. Çünkü Muhammed Dayf’ın deyimiyle “toprağın altında binlerce tohum vardı ve zeytin fidanları boy vermeye başlamıştı”.

Asd