7 Haziran seçim sonuçları çok yönlü konuşulmaya devam ediyor.
Sanırsınız herkes uzman ve herkes bilirkişi. Her ne kadar değerlendirmelerin birçoğu farklı zaviyelerden olsa da sakız çiğnemenin ötesine geçmiyor.
O kadar çok konuşan var ki sanki en güzel tespiti yapana altın portakal verilecek sanırsınız. Şimdi bana yazar kardeşim seninki de bir tespit değil mi diyeceksiniz.
Hemen söyleyeyim: hayır, değil. Çünkü benim yaptığım olsa olsa teşhis olabilir.
Arızayı tanımlamaya çalışıyorum. Tespitçi kendi iddiasını kutsamak üzerine yola çıkmıştır. Vakayı ve durumu “bu ancak budur” şeklinde sabitlemek ister.
Teşhisçi ise arızayı başka yerde arayıp da zaman kaybetmemeniz için hastalığınızın gerçekte ne olduğunu müşahhas hale getirir.
Herkesin gördüğünü göstermek, herkesin bildiğini bildirmek ve bunu en güzel kelime ve cümlelerle yapmak bugünkü anlamda tespit sayılmaya yetip artıyor.
Peki ya sonuç Hasta sedyeye, hastalık hastaneye sabitleniyor o kadar.
İlacın eczanede olduğunu söylüyorsunuz, ama üstadın dediği gibi ‘eczanede, ama hangi rafta şişede ’ bunu söylemiyorsunuz. Bunu geçelim.
Gelelim arızanın teşhisine. Öncelikle topyekûn bir aidiyet sorunu yaşadığımızı söylemeliyim. Nereye, kime, hangi güzergâha aidiz
Sağcı, muhafazakâr, İslamcı, falanca tarikatçı, filancaya müntesip, feşmekân hocanın cemaatinden, falan parti, filan meşrep ya da mezhepten… Oy verdiğimiz parti ya da dergâhında diz kırdığımız hoca efendi ait olduğumuz dinin çok üzerinde hayatımızı ve de idrakimizi yönetiyor.
Sevinçlerimizi ve mutluluklarımızı olduğu gibi öfkelerimizi ve nefretlerimizi de bu kırık dökük mensubiyetler idare ediyor.
İnsanın dünyasının büyüklüğü kendini nereye nispet ettiği ile alakalıdır.
Dünyadaki varlık sebebimiz kulluk olduğuna göre, evrensel ölçekte bir sınanmanın içerisindeyiz demektir.
Biz bu dünyaya birbirimize laf yetiştirmeye değil, dünyamızı ahirete raptedecek cümlemizi kurmaya geldik.
Dolayısıyla kelime cambazı değil, cümle insanıyız.
Kelime ses verir, bir şey söylemez. Cümle ses ile sözü birleştirerek mesajımızı bütün zamanlara ve de bütün mekânlara iletir.
Şimdi herkes bir kelimenin nöbetini tutuyor, oluşturmak istediği cümlenin hayalini kurarak.
Herkes kutsadığı kelimeyi kendine ad yapmış, onunla çağrılmayı arzuluyor.
Kendi cümlemizi kurmaya niyetimiz ve de mecalimiz olmadığı için sağdan soldan cümle devşiriyoruz.
Başkasına ait hayatların rolünü çalmakla geçiyor ömrümüz.
Bu sebepten İsmet Özel’e bir kez daha hak veriyoruz; zira “kardeşlik duyguları gayetle tıkız”.
Cümle kursaydık kardeşliğimiz de sahici olur ve bir şeye benzerdi. Ele geçirdiğimiz kelimeleri birbirimizin suratına fırlatıp atmazdık.
İşte bu durum arızanın ikincisidir. “Mış gibi yapma”yı samimiyet ve samimi niyetin önüne yerleştirmeyi başardık.
Sevmediğimiz halde seviyormuş gibi, üzülmediğimiz halde üzülüyormuş gibi davranmak profesyonellere has bir tutum şimdilerde.
Kıyamet aşısı olduğunu iddia eden insanların son zamanlardaki birbirlerine karşı davranışları, aslında birbirlerini hiç sevmedikleri, seviyormuş gibi yaptıklarını gösteriyor.
“Biz nerede hata yaptık ” sorusu üzerinde cevaplar ararken bile asıl sebebe gelmek istemiyoruz.
Ne de olsa asıl sebep biraz hepimizi işaret eden sebeptir.
“İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” gibi bir teminata sahip olan Müslümanların bunu unutup birbirlerine karşı insaf ve izanla bağdaşmayacak üslup sergilemelerinden daha geçerli bir yıkım sebebi olabilir mi
Herkes bir kelimenin peşine takıldı, o kelimeye trollük yaptı. Oltasına yem yaptı takdis ettiği sözcüğü.
Şimdi gerçek sebebi göz ardı etmek için karartma uygulayanlar “ey sebep!” yerine “sebep ey” diye haykırıyorlar.