Tâbiîn Devri Mekke fukahasından (fıkıh âlimlerinden),
müctehid (ictihad eden, Kur an ve hadislerden gerektiğinde hüküm çıkaran) ve
muhaddis (hadis ilminin âlimi) olan Amr b. Dînâr, ders halkasında oturmuş,
hadis rivayet etmekteydi. Talebeleri de onu ayakta dinlemekte, bir kısmı
anlattıklarını ayakta yazmaya çalışmaktaydı. Bu durumu gören İmam Mâlik,
dersine katılmayıp gitti. Yolda kendisine Amr b. Dînâr ın anlattıklarından bize
de anlat diye talepte bulunan bir kişiye onun o günkü dersine katılmadığını
söyledi. O kişi şaşırdı ve niçin diye sordu. İmam Mâlik: Amr b. Dînâr hadis
rivayet ediyor, ayakta duran öğrenciler onu dinleyip yazıyorlardı. Ben
Peygamberimiz (s.a.v.) in hadislerinin ayakta dinlenmesini ve yazılmasını uygun
bulmuyorum. Peygamber (s.a.v.) nin hadisleri ona hürmeten oturarak saygıyla
dinlenmeli ve yazılmalıdır. dedi. Yine bir gün hocası Ebü z-Zinâd Abdullah b.
Zekvân hadis rivayet ederken gördü ancak dersine katılmadı. Bunu fark eden
hocası onunla başka bir yerde karşılaştığında sordu: Mâlik o gün dersime niçin
katılmadın İmam Mâlik : Yer dardı. Ayakta durmam gerekiyordu. Ben de
Peygamber(s.a.v.) in hadislerini ayakta dinlemeyi saygısızlık olarak atfettiğim
için, ayakta dinlemek istemedim. diye cevaplandırarak bu konudaki
hassasiyetini, edebini ve saygısını belirtti. Bunda da hocalarının tesiri
büyüktür. O da her hocasından bir şey almış hazinesine koymuştur.
HERKESTEN ALINMAYAN İLİM
İmam Mâlik, annesinden ve ailesinden aldığı seçicilik ve
her şeyin en iyi bilenini bulma konusundaki titizliğini ömrü boyunca sürdürdü.
Öğretmenlerini seçerken çok dikkatli davrandı. Denilir ki üç yüzü tâbiîn, altı
yüzü etbâu t-tâbiîn (tabiinleri takip edenler) olmak üzere 900 civarında
âlimden hadis dersi aldı. Bu konuda şöyle der imamımız: Bu ilim bir dindir.
Onu kimden aldığınıza bakın, dikkat edin. Sonra Mescid-i Nebevî yi göstererek,
sözünü şöyle sürdürür: Mescid-i Nebevî deki şu direklerin dibinde, Resûlullah
buyurdu diye ondan hadisler rivayet eden yetmiş kişiye yetiştim, yetmiş
kişiyle karşılaştım. Fakat onlardan ilim namına bir şey almadım. Aslında
onlardan birine beytülmâl (devlet hazinesi) verilseydi emniyette olurdu, o
derece doğru, dürüst kişilerdi. Fakat ilim konusunda onlar ilmin ehli
değillerdi. O yüzden hocam İbn Şihâb ez-Zührî Medine ye gelince başına
üşüştük. İşte, ilim konusunda, âlim konusunda bu kadar seçicidir, titizdir
İmam Mâlik.
YİRMİ YAŞINDA
GENÇ BİR ÖĞRETMEN
İmam Mâlik yirmi yaş civarında hocalarından icazet alarak
öğretmen oldu. O zamanlar sınıf yok. İlim halkaları var. Hac için Mekke ye
gidenler bilirler Kâbe nin yanında halka halka insanlar oturur. Ortada bir hoca
ondan ders alırlar. O zamanlar da böyleydi. Klasik usul ders verme tekniğiydi
bu halkalar. Bu halkalarda ders vermek herkesin harcı değildir. İmam Mâlik bu
halkalarda ders vermeyi ilk zamanlar kabul etmedi. İlim ehlinden yetmiş kişi
İmam Mâlik ders verebilir diye şahitlik edip onay verince ders vermeyi kabul
etti. Yani burada nasıl kendisi hoca seçerken titiz davrandıysa öğretmen
olduğunda da titiz davranıp, kendisinin öğretmen olmaya yeterli bilgisi vardır
diye önemli âlimlerden ve hocalarından onay alma yoluna gitti. Gereken onayı da
aldı fazlasıyla ve öğretmen oldu. İmam Mâlikler, Fâtihler ve daha nice âlimler
yirmili yaşlarda yönetimdeydi. Ya memleket ya ilim halkası yönetiyor ya da
dünyanın öncülerinden oluyorlardı. Tembellik yoktu, çalışmak vardı, yorulmadan,
bıkmadan, çalışmak, hep çalışmak. Bugünkü gençliğimize baktığımızda istisnalar
hariç Arif Nihat Asya nın serzenişi gibi serzenişte bulunmaktan kendimizi
alamıyoruz:
Yürü hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın
Fatih in İstanbul u fethettiği yaştasın.
HZ. PEYGAMBER(S.A.V) İN MESCİDİ NDE DERS HZ.ÖMER İN
OTURDUĞU YERDE İMAM MÂLİK
İmam Mâlik ders vermeye Hz. Peygamber (s.a.v.) in
mescidinde başladı. Ders vermek amacıyla oturduğu yer ise Hz. Ömer in ders
vermek için oturduğu yerdir. Hz. Ömer de buraya Hz. Peygamber oturduğu için
oturmuştu. O yüzdendi İmam Mâlik in bu yerde oturmayı tercih etmesi. Bu
atmosferi koklaması. Medine de oturduğu ev de sahâbîlerden İbn Mes ud un
eviydi. Burayı da özellikle seçti. Etrafında hep manevî bir atmosfer oluşturacak
yerleri seçmesi dikkate değerdir. Âdeta onların yaşadığı hayatın içine girmiş
gibi hissetmek ister gibidir kendini. O yüzden Medine den de -Hacca gittiği
zaman hariç- Efendisi nin, Hz. Muhammed in bulunduğu bu topraklardan ömrü
boyunca hiç ayrılmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.) e olan edebinden Medine de de at
veya benzeri binekle yolculuk yapmamıştır. Gideceği yere hep yürüyerek
gitmiştir. Medine den ayrılmamış, Medine de de hep yaya yürümüş, hiç ata
binmemiştir. İşte böylesi bir Peygamber sevgisidir ondaki.
BOŞA ÇEVRİLEN EL DEĞİRMENİ VE SATILAN TAVAN TAHTALARI
İmam Mâlik ilim tahsil ettiği için epey maddi sıkıntı
çekti. Hatta öyle bir an geldi ki para bulamayınca evinin tavanındaki tahtaları
söküp, satmak zorunda kaldı. Bir ara bu sıkıntısı o kadar arttı ki kızı
açlıktan ağlarken komşular sesini duymasın diye el değirmenini boş olarak
döndürülmesini emretti. Boş, içinde hububat olmadan döndürülen bir el
değirmeni, ağlayan bir kız çocuğu ve durumunu herkesten gizlemeye çalışan bir
İmam Mâlik. Bütün bu sıkıntılar kısa zaman sonra gelecek bolluk ve bereketin
imtihanıydı. İmam Mâlik sıkıntıda da bollukta da hep Allah a şükretti.
HALİFEDEN BAŞKASININ HEDİYESİNİ KABUL ETMEZDİ
İmam Mâlik kardeşi Nadr gibi ticaret yaptırıyordu. Onun
adına bir vekili vardı. O ticaret yapardı. Ticaretin dışında başka bir gelir
kaynağı da hediye ve ihsanlardı. Ancak o halifelerden, yalnızca halifelerden
hediye kabul ederdi. Onun dışında kimseden hediye almadı. Halifenin gönderdiği
para ve hediyeleri de sadece kendisinin ve ailesinin ihtiyacına değil,
çevresinde okuyan dar gelirli çocuk ve talebelerin de ihtiyaçlarına harcadı.
Artık sıkıntıları bitmişti. En iyi yiyecekleri yiyor, en
güzel ve kaliteli kumaşları giyiyordu. Yiyeceklerden eti ve muzu çok severdi.
Elbisesinin rengi genelde beyazdı. Kur an okuyan zahid kimsenin elbisesinin
beyaz olmasını severim. derdi. Yazı yazmasına rağmen beyaz elbisesinde hiç
mürekkep lekesi de olmazdı. Temizdi, temiz giyerdi, temiz tutardı. Güzel
kokular sürerdi. Giyimine, yemeğine dikkat ettiği kadar oturduğu eve de dikkat
eder, özen gösterirdi. Evini itinayla döşemişti. Bu konuda şöyle derdi:
Kendisine Allah ın ihsan ettiği nimetlerin bir kişinin üzerinde görülmesi, ne
sevimli şey, özellikle ilim sahipleri için.
İLMİN YERLEŞTİĞİ GÖNÜL
İmam Mâlik dersinde vakar ve sükûtunu korur, gereksiz ve
uygunsuz sözden daima kaçınırdı. Yeğenine: Öğrendiğin bu ilmi sükûn, ilim ve
vakarla öğren. diye tavsiyede bulunurdu. İlim öğrenmek isteyenlere de İlim
öğrenen kimsede; vakar, ağırbaşlılık ve huşu olmalı. İlim öğrenen kimse,
geçmişlerin eserlerine uymalı. En önemlisi de mizahtan, hafiflikten uzak
kalmalı, özellikle ilim müzakerelerinde bundan sakınmalı. Âlimin uyması gereken
adablardan biri de yalnızca tebessüm ile gülmektir. diye öğüt verirdi. Nitekim
elli yıldan fazla ders verdiği bilinen İmam Mâlik in ilim meclislerinde bir
kere ya iki kere güldüğü rivayet edilir. Bu dersler sırasında gürültü edilmez
ve yüksek sesle konuşulmazdı. Kendisi de yüksek sesle konuşmazdı. . İmam Mâlik:
İlim bir nurdur ve ancak takva ve huşu sahibi gönülde yerleşir. Dünyada zühd
içinde yaşayan kimsenin kalbine Allah hikmet kor, kalbine hikmet konulan kişi
de hikmet konuşur. diye bir küpe sunar ilim ehline, kulaklarına takmaları
için. Ona göre, ihlâs sahibi olup, bu fani dünyanın zevklerinden, kötü
arzularından uzak durup kaçınmak, ilim isteyen kimsenin yoluna ışık tutar,
kalbini aydınlatır. Talebesi İbn Vehb e şunları tavsiye etmiştir: Eğer tahsil
ettiğin bu ilimle Allah nezdinde olanı istiyorsan, sana yararlı olan bir şey diledin,
demektir. Yok, eğer bu öğrendiklerinle dünyalık istiyorsan, aldan¬dın demektir,
Çünkü eline bir şey geçmez! İmam Mâlik bütün hayatı boyunca hakikati öğrenmek
için çalıştı. Eğrilmeden, zaaf göstermeden ilim yoluna koyuldu. Tahsiline
çalıştığı ilmin din ilmi olması onu ihlâsa sevk etmiştir. Bununla Allah a
yaklaşmak ister. Bu yüzden o mükâfatını Allah tan bekle¬mektedir. Ameller
niyete göredir. İnsan o niyetinin ihlâsına göre hayır elde eder. İhlâs fikri
aydınlatan, gönlü parlatan bir nurdur. Onun ışığında kişi doğru yolu bulur. Her
türlü garazdan, kötü arzu ve heveslerden uzak durur. Böylece ilim talep eden
araştırmacının ve âlimin önünde gerçekleri engelleyen sis perdeleri,
karanlıklar yok olur. Ancak ihlâs ve takva sahibi olmayan âlim ve talebe nefsanî
duygulara kapılarak, heva ve hevesinin, kötü arzularının peşinde koşar. Bu
durumda akıl kirlenir, düşünce ile hakikat arasını kara bulutlar, sisler
kaplar. Böylece o âlimin gözü körleşir, gerçekleri göremez ve hakikate nüfuz
edemez olur.