Zihni, ilkel ya da uygar olarak ayırma gereği duymanın özünde insanı yaratılmış bir varlık biçiminde görmeyerek, "doğa" olarak tanımlamanın bir parçası şeklinde anlamanın yattığı söylenebilir. Russell, insanı doğaya ait bir varlık olarak nitelendirirken, Batı düşüncesinin insan konusunda, özellikle Humanizma dan beri çatallanarak gelen çatışkının başat yönünü vurgulamak ister gibiydi. İnsanın doğaya (ki bunu düşünceyi temel bir önermeye dayandırma zorunluluğunun soyut ilkesi olarak da kabul etmek olasıdır) ait addedilmesi, mantıksal bakımdan doğa yasalarının biçimlendirdiği bir varlık düzeyine çekilmesi anlamını kendiliğinden içerdiği, rahatlıkla ileri sürülebilir. Max Scheler manevi değerler olarak nitelendirmiş olsa bile, sonuçta insan deyim yerindeyse, kurgulanmış "doğa"nın bir parçası kalmaktan kurtulmuş olmaz.
Özetle insan tasavvuru giderek Yaratıcı dan bağımsızlaştırılarak düşüncenin sorunu olarak ortaya konuldu. Denebilir ki, üzerinde pek durulmamış insan anlayışı, özellikle pratik hayatın akışında Batı düşüncesinin gölgesinde yeşermeye ya da yeşertilmeye girişildi. Sözgelimi "Hoşça bak zatına ki zübde-i alemsin sen" (Şeyh Galip) ifadesinde anlamını bulan insan tasavvuru adeta bir"silüet"e dönüşerek zihinde belirsizleşsin şartlarına terkedildi. Giderek insanın eşref-i mahlûkât konumu, "yeryüzünde halife" olma özneliği aşınmaya ya da aşındırılmaya başlandı.
Bu arada zihin, neredeyse hiç üzerinde tartışma yapılmamasına rağmen, ilkellikten uygarlaşmaya evrilmeye yeteneğinde bir olgu biçiminde kendini kabul ettirdi. Gerçekte bu hususlar ciddi anlamda düşüncenin irdelemenin ve tartışmanın gündemine alınmadı, genel olarak da alınamadı.
İmdi, kuramsal ve düşünsel bakımdan fazla bir birikim gözükmese de, pratik bakımdan insan ve zihin alanında Batı düşüncesinin oldukça dolaylı bir biçimde etkide bulunarak dönüştürücü bir işlev yaptığı gözlemlenebilir. Dikkatinizi çekmek isterim: Burada olağan bir düşünce, kültür ve değerler etki ve tepkimesi sözkonusu değildir. Denebilir ki neredeyse belli bir düşünce faaliyeti gerçekleştirmeksizin sonucunun ya da veriminin mümkün olabileceği şeklinde olağandışı bir durum sözkonusudur.
Sonuç olarak toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda ve düşünce ve kültür faaliyetlerinde temel bir sabite nin yitimi sorunu vardır. Bunun gerçek anlamda farkında olunmaması nedeniyle sadece sonuç olana yoğunlaşmak, giderek bir akıl, zihin ve insan kavrayışı yozluğuna yolaçmaktadır. Gündelik bir takım göstergelerden bile çıkartılabilecek hale gelmiş olan "kültürsüzleşme" ve dolayısyla değerler yitimi çarpıcı bir gözlem sayılabilir.
Biliyorum, en azından tahmin ediyorum, yukardaki başlık altında yayımlanan üç yazı fazlasıyla kuramsal, hatta "karanlık" görülebilir bazılarınca. Ama böyle bir görü zaten bu yazıların ne kertede ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyar.