17 Aralık’tan sonra yaşanan olaylardan hareketle, 28 Şubat 1997 sürecine atıfta bulunarak, mevcut gelişmeleri tarihi bir fenomenle (olguyla) ilintileyerek zihinleri yanlış yönde kazımaya yönelik girişim aslında abesle iştigalden öteye gidemez.
Türkiye’nin stratejik çıkarları bıçak sırtında ilerlerken, ABD-İsrail politikaları doğrultusunda ‘bir şeyi istemezken, ötekini isteme’ durumuyla, bir başka değişle; yaklaşma-kaçınma çatışması (approach-avoidanceconflict) sonucu, yeni Ortadoğu politikasını uygulamaya çalışmaktadırlar.
Ortadoğu’nun yeni yapılanmasını İsrail aracılığıyla Türkiye’ye daha rahat kabul ettirebilmek amacıyla ABD, bildik metotları ön plana çıkarmaya çalışmaktadır. Son politik atraksiyonlar (gösteri türünden) bunun en belirgin işareti olsa gerek.
Mahalli seçimler öncesinde Türkiye’de, ‘Cadı Kazan’ını (Halloween Pot) çağrıştıran karmaşık siyasi durum karşısında AKP İktidarının, siyasi ve iradi (politic-suggestion) marjdan ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Bu gelişmeler karşısında, ortaya çıktığı iddia edilen bazı yanlışlıkların ve tutarsızlıkların en ucuz yoldan “kutsal kavramlar” ile ilintilemeye kalkınması ise olayların vahametini daha da arttırıcı özelliklere sahiptir.
Türkiye’de siyasi çekişme ve kaos en üst noktada seyrederken, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un Kıbrıs Özel Temsilcisi Lisa M. Buttenheim’in girişimleri sonucu KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu ve Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis’in üzerinde mutabık kaldıkları “her konuda uzlaşma sağlanmadan, hiçbir konuda uzlaşı yoktur” prensibine dayalı ortak açıklama metninin ilk maddesinde yer alan, “AB içindeki birleşik bir Kıbrıs’ta ortak geleceklerini güvenceye alan bir çözümün, öncelikle ve özellikle Kıbrıslı Türklere ve Kıbrıslı Rumlara yarar sağlayacağını ve bütün bölgeye olumlu etkisinin olacağını teyit etmişlerdir” ifadesi dikkat çekicidir. Bu arada, Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis’in, “ortak açıklama metni” sonrasında televizyona yaptığı açıklamada, bu metni sadece teknik bir ayrıntı gibi göstermesi ve özellikle en önemli nokta olarak Türkiye’nin KKTC’de konuşlandırdığı gücün ülkeyi terk etmesi konusuna vurgu yapmış olması dikkat çekicidir.
Türkiye’de dikkatlerin farklı noktalara çekildiği bir ortamda, Kıbrıs’ta yangından mal kaçırır gibi, Kıbrıs Türklerini 1974 öncesi yani 1960’ların Kıbrıs’ına geri götürmeye yönelik çabaların taşıdığı amaç elbette ki kısa sürede uç verecektir.
Burada, “ortak açıklama metni”nin 4. madde son paragrafında yer alan; “Bir bütün olarak ya da kısmen bir başka ülkeyle birleşme veya her türlü taksim ve ayrılma veya düzende herhangi başka tek yanlı değişiklik (yapılması) yasaklanacaktır” ibaresi ile asıl planın hedefi ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
Bu madde açıkça Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi anlamını taşımaktadır. Kıbrıs’ta Türkiye’siz bir çözüm ile asıl amaçlanan AB, ABD ve İsrail ortak çıkarlarının güvence altına alınmasıdır. Nitekim Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis’in anlaşmayı teknik açıdan bir çözüm şekli olarak görmesi de bunun en açık işareti olsa gerek.
Türkiye’de yaşanan iç problemlerle dikkatler farklı yönlere çekilirken, Kıbrıs’ta ise tam bir teslimiyet havası ile 1974 öncesi yapıya dönülecek olması, Türkiye’nin AB önündeki Kıbrıs engelinin aşılmasından başka bir fayda getirmeyeceği gayet aşikârdır.
Başbakan Erdoğan, Kıbrıs’ta 1974 gerçeğinden geri adım atarak ve taviz vererek Erbakan’ın yolundan gidilemeyeceğini çok iyi anlamış olsa gerek.