Bir haftalığına İstanbul dışındayım, köyümdeyim. Televizyon izlenmiyor. Sadece telefon üzerinden sosyal medyadan bilgi edinilebiliyor. O da sınırlı. Ne olup bittiğinden haberdar olunamıyor.
Doğanın güzellikleri içinde, solumanın rahatlığı var. Komşularımızın hemen hepsinin büyük kısmı emekli. Arıcılık yapanı, bostan ve bahçeleriyle ilgileneni, kimi özel iş koşturmalarının telâşıyla zaman yoğun ve sade geçiyor.
Rakım yüksek olduğundan sabah ve akşam saatlerinde hava oldukça serin. Zaman burada çok farklı işliyor veya geçiyor. Sabah namazı vakti uyanılıyor, dingin ve dinlenmiş olarak. İnsanı meşgul eden yapay ve yorucu sesler yok. Evin balkonuna çıktığımda, kuşların cıvıltıları, şakımaları, özellikle de bülbül sesleri doğanın armonisi. Evimiz güneşe karşı. Saat 13.00’e kadar doğayı gözlemlemekle geçiyor zaman.
Gerilim olmadığından derin bir sessizlik var, bir yanıyla da huzur. Hüznün yansımaları dışarıdan gelenlerle ağırlık kazanıyor. Gündelik hayat, sohbetler, konuşmalar tam anlamıyla içten ama sınırlı. Siyasanın kalıp görünümlerinin etkisi bir yere kadardır.
Kentin bunaltıcı uğultusundan, gürültüsünden ve patırtısından uzak sade bir hayat. İnsanın buradaki hayatı, bir anlamda arınık. İnsanın insana bulaşmadığı bir ruh hâli ve ortamı.
Sabahtan itibaren evlerinden çıkanların koşuşturmasıyla hızlı akan bir zaman. Eskiden tarla, bağ, bahçe ve hayvanların çokluğu, iaşenin temini için çokça çalışmak gerekiyordu. Tarlalar ekilmiyor, hayvan sürüleri yok. Koyun, keçi, büyükbaş hayvanların sürüsü yok. Sadece bir iki ailenin beslediği büyükbaş hayvanları var. Şu mevsimde otlar biçilmediğinden olduğu gibi duruyor, güneşin altında kavrularak kuruyor.
Doğa insanla güzelleşiyor, çeşitleniyor. İnsan çekildiğinden doğanın giderek vahşileştiğine tanık olunuyor. Geçmişte yılana çok az rastlanırdı, şimdi çok olduğu, oldukça büyüklerine rastlandığı söyleniyor.
Yirmi beş yaşıma kadar köy hayatını yoğun yaşadım. O süre içerisinde sadece bir kez domuz görmüştüm. O hayvanları tanımıyorduk bile. Şimdi ise domuzlar hava karardığı andan itibaren evlerin etrafında, dut ağaçlarının altında dut yiyorlar. Kargalara hiç rastlanmıyordu, şimdi sürüyle var. Daha çok saksağanlar vardı.
Çayırlardaki otlar biçilmiyor, tarlalar ekilmiyor. Meraya, ormana hayvanlar salınmadığından her şey kendi başınadır. Meşe ormanları içine girilemiyor. Böylesine sakin ve sükûneti olan hayatta dünyada nelerin olup bittiğinden haberdar olunamıyor. Televizyonlara gereksinim duyulmuyor. Dünya hayatı hep böyle mi olmalıydı, böyle mi yaşanmalıydı duygusu ister istemez oluşuyor. Tarlalar, bahçeler yeterince işlenmediği, ekilmediği, hayvanlar beslenmediği için çekişmelerden söz edilemiyor. İnsanın yoğunluğu, koşturması, telâşı çeşitli çekişmeler oluşturuyor doğal olarak. Tavuklar bile beslenmiyor ki bostanlara girilmiyor. Komşular kendi bostanlarına tarlalarına zarar verecek bir durumu yaşamıyor. Bundandır ki kavgalar, çatışma ve gerilimler olmuyor. Tarlalarda sınır kavgaları, toprak edinme çabaları olmadığından bir sakinlik var.
Dünya bir telâş ve koşturma alanı. Sınır tanımayanların hemen bütün alanları kendilerine mülk edinme, sahip olma, sömürme hırslarından olanların dünyası. Bir yandan insan teklerini kendi olmaktan çıkaran şeytanlar ve oluşan günahlar, bir diğer yandan insanlığa yaşama alanının sınırlayan, her şeyi kendilerine ait kılanların savaşı. Dünya nimetlerini bölüşme, insan sorumluluğundan kaçanların savaşı. Yabancılaşma, insanın insan olmaktan uzaklaşmasıdır. İnsanı sömürmesidir. İnsanı değersiz kılmasıdır.
İnsan, insan olunca değerlidir, insana değer verdiğinde değer kazanır. Gelecek ve öte düşüncesinin sorumluluğu insanı daha dikkatli olmaya yöneltir. Öte duygusu ve ahret inancı olmayınca insanlar daha çok zalimleşir. Çünkü bir öte hesabı olunca kendisinin farkına varır.