Hukuk olgusu ele alınıp irdelenmeye, açıklanmaya ve değerlendirilmeye çalışıldığında doğal, aynı zamanda kaçınılmaz olarak insan olgusu başlı başına bir konu ve sorun oluşturmaktadır. Çünkü insan, hukukun öznesi olarak, bir yandan “hak”, diğer yandan “yükümlülük (mükellefiyet)” ve “görev” sahibi konumunda yer almaktadır.
“Hak” ve “yükümlülük” kavramlarının içeriğinin tanımlanmasından başlayarak, işlevinin, amacının belirlenip açıklanmasına kadar genişleyen birçok tartışmanın yapılması gerekmektedir, hatta zorunluluktur. Bu alanda sayısız örnekler verilebilir. Ancak verilen örnekler belli bir dönemin zihniyeti, kültürel ilkeleri, kuralları ve değerleri, kendi şart ve ortamları ölçeğinde farklılıklar gösterirler.
Sözgelimi, hak ve yükümlülük sahibi olan bir insan, geçmişteki Çin toplumunda genel olarak kabul edilmiş ve devleti yönetme yetkisiyle donatılmış sınırlı bir toplumsal sınıfın kendi varlık, konum ve çıkarını gözeterek koyduğu kurallara uymakla yükümlü yayılıyordu. Yine Ortaçağ’da ve Yeniçağ’ın başlarında Avrupa’da, bir kimsenin inanç sahibi olduğunun delili, Roma Papalığının tanıdığı ve onayladığı kiliseye kayıt edilmesi ve bunun gereği olan belirli “kilise vergilerini” ödemesi zorunluydu. Böyle davranmayan kişi veya kişiler kendiliğinden inançsız sayılmaktaydı. Nitekim bu dönemler sayısız erkek ve kadınların yargılanarak idam edilmesi örnekleriyle doludur. Devlet yönetimi ve siyaset alanında çarpıcı ve önemli bir örnek ise İngiltere Kralı VIII. Henry’nin, İspanya Kraliçesi Catherine ile evlenebilmek için boşanmak isteğinin Papa tarafından kabul edilmemesidir. Buna karşı boşanma ve evlilik işlemlerini çözmek için İngiltere Parlamentosu’na yetki verilecek ve İngiltere Kilisesi kurularak Roma Papalığından ayrılacaktır. Benzer bir gelişme de, Almanya’da Luther’in, Hz. İsa ve Havarilerinin inandığı ve yaşadığı Hıristiyanlık ile Roma Papalığının kabul ederek sistemleştirdiği ve uyguladığı Hıristiyanlığın farklı olduğu iddiasıdır. Luther’e göre, “endülijans” olarak tanımlanan, kurtuluş, günahtan arınış, cennete gitme gibi konularda kiliseye bağışta bulunma gibi işlemler, gerçek Hıristiyanlığa aykırıdır.
İnsan hak ve yükümlülüğü temelinde, insanın doğası ve onun bir yansıması olan onurlu (haysiyetli) bir varlık olabilmesinin gereği ya da doğal sonucu olarak temel insan hak ve özgürlükleri demeti bir sistem şeklinde bugün nerdeyse bütün hukuk sistemleri tarafından hukukun evrensel ilkeleri şeklinde benimsenmiştir. Aynı zamanda bir ölçü (kriterium, kıstas) niteliği kazanmıştır. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda olduğu gibi, başta siyaset, devlet yönetimi, kültürel alanda da gözetilmesi gereken, yerine göre uyulması zorunlu ilke ve kural konumu ve işlevi kazanmıştır. Mesela, İsrail yönetiminin Filistin halkına karşı katliamı, bir “insanlık suçu” olarak kabul edilirken, aslında temel insan hak ve özgürlüklerinin, eş deyişle, hukukun evrensel ilke ve kurallarının kasti olarak çiğnenmesi, ayaklar altına alınması, ihlal edilmesi, kısaca yok sayılmasıdır. Bunun anlamı, sadece hukukun değil, insan olmanın da yok sayılmasıdır.
Bu bağlamda, ülkemizde hukukun varlığı olgusuna ciddi, içten, sorumluluktan kurtarıcı gibi görünen birtakım önyargılardan arınmış olarak eğilmek, bakmak, irdelemek, tartışmak, değerlendirmek ve yorumlamak gereği vardır. Doğrusu açık, mantıklı ve haklı hiçbir neden ve gerekçeye dayandırılamayacak mahiyet ve nitelikte örnekler giderek artmaktadır. Daha yüzyıllar önce Romalı hukukçu Ulpianus’un “herkese hakkı olanı vermektir”, Hz. Ali’nin “devletin esası” diye tanımladığı adalet anlayışının ve uygulanışlarının, bırakınız hukukun yürürlükteki emredici olağan kurallarını, keyfi ve şartlara göre değişen kararlar halinde uygulanması, gerçekten çok ibret verici, aynı zamanda düşündürücüdür. Mesela, özel sektör olarak tanımlanan çalışma alanında, hukukun asgari öngördüğü “asgari ücret”in, genel bir hukuk kuralı şeklinde takdim edilerek bütün olarak hizmet alanına yaygınlaştırılması, hukukun, en azından ihlal edilmesi anlamına gelir. Hayatının büyük bir bölümünü insanların ve toplumun hizmetine vermiş insanları, söz konusu asgari ücreti arar hale getirmek, hukukun hangi ilkesiyle, kuralıyla bağdaştırılabilir? Üstelik, adaleti sağlamak görevi, varlık şartı olan devlet, ne ölçüde hukuka uymaktadır sorusu haklı ve kaçınılmaz olarak ortada durmaktadır. Keyfi, mesnetsiz, mantıkla açıklanması bir hayli kuşkulu gerekçelerle yapılan suçlamalar, ithamlar, kovuşturmalar, yargılamalar, hüküm kurmalar, daha başkaları, nasıl hukukla ilişkilendirilebilir?