Hicretin tarihî, içtimaî ve iktisadî yönden olduğu gibi, dinî, siyasî ve hukukî yönden de birtakım sonuçları olmuştur. Müslümanlar, hicretle birlikte Mekke müşriklerinin zulüm ve baskısından kurtularak Medine-i Münevvere’yi yurt edinince İslâm’a yeni girenlerin de gerek zulüm ve baskıya maruz kalmadan yaşamaları, gerekse yeni kurulan İslâm toplumuna destek olmaları ve İslâm esaslarını öğrenme imkânına kavuşmaları bakımından onlara katılmaları büyük önem arz ediyordu. Bundan dolayı Medine-i Münevvere’ye hicret, dinî bir vecibe olmanın yanında, hicret etmeyenlerin ulaşamayacağı bir fazilet de sayılıyordu.

Medine-i Münevvere döneminin ilk yıllarında İslamiyeti kabul eden çevredeki insanların Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına hicret etmesi bir zorunluluktu ve imanla ilgili görülüyordu. Kur’an-ı Kerim buna uymayanları şiddetle kınar ve onların akıbetlerinin korkunç olacağını belirtir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: 

“Kendilerine zulmedici oldukldrı halde canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: Ne işte idiniz Onlar: Biz yeryüzünde dinin emirlerini uygulamaktan aciz kimseler idik, derler. Melekler de ALLAH Teâlâ’nın arzı, yeri geniş değil miydi Siz de oradan hicret etseydiniz ya derler. İşte onlar böyle. Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir.”  

Müminlere böyle kimselerle yakın dostluk ilişkilerinin kesilmesi de emredilmiştir.

“İman edip de hicret etmeyenler ise hicret edinceye kadar onlarla sizin hiçbir yakın dostluğunuz ve ilişkiniz olamaz.”  

Hz. Peygamber (S.A.V.) de kendisine iman ve biat etmek üzere gelen kişilerden biat şartı olarak hicret etmelerini istiyordu.  Cerir b. Abdullah (R.A.)den rivayet edilen Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin:

“Ben müşriklerin arasında ikâmete devam eden Müslümanlardan uzağım.”  Hadis-i şerifi ile:

“Müşriklerle beraber oturmayın, onlara karışmayın; kim onlarla birlikte oturur veya onlara karışırsa onlar gibidir.”  Hadis-i şerifi, müslümanların gayrımüslimlerle beraber yaşamalarının yasaklandığını ve hicretin gerekliliğini anlatmaktadır.

Medine-i Münevvere’ye gelenlerin daha sonra oradan ayrılıp başka bölgelere yerleşmeleri de hoş karşılanmıyordu. Sa’d b. Ebi Vakkas (R.A.)den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz:

“ALLAH’ım! Ashabımın hicretini kararlı kıl; onları topukları üzerinde tekrar geriye döndürme” diye dua etmiştir.  Nitekim hicret ettikten sonra Mekke-i Mükerreme’ye dönüp orada ölen Sa’d b. Havale için çok üzülmüştü.  Bu ve benzeri nasslar sebebiyle İslam âlimleri bu devrede Medine-i Münevvere’ye hicretin farz, daha sonra oradan ayrılmanın ise haram olduğu görüşüne varmışlardır. İslamiyet güç kazanıp Müslümanların bulundukları bölgelerde kendilerine yapılan baskılar ortadan kalktıktan ve dinin esaslarını kolayca öğrenme imkânı doğduktan ve nihayet Mekke fethedildikten sonra hicret bir zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır.

ALLAH TEÂLÂ, bütün yeryüzünün ve tüm kâinatın biricik ve mutlak sahibidir. Bütün varlık âlemini insan için yaratan ve onları inşanın emrine veren ALLAH Teâlâ’dır. İnsan ise, kendisine kulluk etmek, İslâm düzenini gerekleriyle birlikte, noksansız olarak yaşamak için yaratılmıştır. Bundan yüz çevirenleri cezalandıracak, sudan bahanelerle ibadetten geri kalanların mazeretlerini kabul etmeyecektir. Ve bu mazeretler onları kendi nefislerine zulüm etmiş olmaktan kurtaramayacaktır. Bu konuda ALLAH Teâlâ kullarına şöyle seslenmektedir:

“Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü geniştir. O hâlde güven içinde olacağınız yere gidip yalnız bana kulluk ediniz.”  Bu ayet-i kerimelerin, İslâm’ı açıkça yaşamayan Mekkeli, güçsüz bir kısım Müslümanlar hakkında nazil olduğu belirtilmektedir.

Nisa suresi:97

Enfal suresi:72

Buharı, Megazî: 53: Müslim Birr: 6

Ebû Davud, Cihad:95; Tirmizi, Siyer:41; Nesâî, Kasâme:27

Tirmizi Siyer: 42

Buharî, Cenaiz:37, Vasaya:2, 3, Fezailu’l-Ashab: 49, Megazi:77, Nafakat:1, Marza:13, 16, 43, Feraiz:6; Müslim, Vesaya:5; Muvatta:4; Tirmizî:6 Ebu Davud, Vesaya:2; Nesâî, Vesaya:3

Müslim Vasiyyet: 5