Halen üniversitede öğretim üyeliğine devam eden bir profesörümüz 2000 yılında yayınladığı bir makalesinde şöyle yazmıştı:

 "1980 yılında akademik kariyere başlarken, bilge kişi olarak tanıdığım Mahmut Toptaş, esprili bir yöntemle şunları söylemişti: "Kariyer yapanlar genellikle şöyle bir hesap içinde olurlar:

"Doktorayı bir tamamlarsam şöyle araştırma yaparım, böyle araştırma yaparım" derler.

Doktoradan sonra: "bir doçent olsaydım, şöyle çalışırdım böyle çalışırdım," derler.

Doçentlikten sonra: "Bir de profesör olsaydım, artık şöyle iyi çalışırdım, böyle iyi çalışırdım" derler.

Nihayet profesör de olurlar. Şöyle demeye başlarlar. "Eğer profesör olmasaydım, görürdünüz ben neler yapardım"

Ben, o yıllarda İstanbul Haseki Eğitim Merkezi ne gelmiştim. Sayın profesörümüz bir yıl eksik yazmış ben 01 Ocak 1981 yılında İstanbul a geldim.

İmam, mürakıp ve vaiz olarak gittiğim her yerde resmi görevimin dışında sohbetlerime devam ettim.

İstanbul a gelince taşradan beni tanıyanlar hemen bir sohbet halkası oluşturdular ve hafta sonları bir ayet ve bir hadis ezberleme sohbetleri başlattık.

On kadar asistanın biri hariç hepsi profesör oldular ve hepsi sahasında isim yaptılar.

"Hakka ve halka hizmet için müdür olmak lazım. Prof. olursan alanın genişler, general olursan etkin çok olur" sözü hiç kulağımdan içeri adım atamadı.

Hademe iken görevinin hakkını veren adam okuyup yükselince geldiği makamın da hakkını verir.

Asistan iken başarılı olan prof olunca aynı hizmetini genişleterek yürütür.

Teğmen iken başarılı olan general olunca daha etkili ve faydalı işler yapar.

Uzun atlama yapılırken yerinden kıpırdamaya dermanı olmayan biri "Ben Halep te iken yetmiş arşın atlardım" dermiş. Adamın birinin kafası atmış ve "Halep orda ise arşın burada"deyiverince tembel adam dura kalmış.

Yaz tatilinde görüştüğüm arkadaşlardan bir kısmı "Ne yapalım " diye soru sorarken, bir kısmı idarenin yaptığı yanlışları aktararak kendini temize çıkarmaya çalışırken, bir kısmı da aslında hizmet etmek için hazır olduğunu ancak şartların uygun olmadığını, amirinin haksızlık yaptığını anlatırken bir diğeri sessizce dinliyor.

Ben biliyorum ki, o sessizce dinleyen, idarenin yapabileceği her türlü engelleri aşmayı başarmış ve üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmaya çalışıyor.

İş yapanlar konuşmaz. Çünkü iş yapmaktan konuşmaya zaman bulamaz. Fazla konuşan da iş yapmaya zaman bulamaz.

Başkalarının yanlışlarını anlatarak israf edeceğimiz zamandan da sorumluyuz.

On İki Eylül öncesi hızlı solcu olan, bakanlık ihaleleri alan ve On İki Eylül den sonra bakana rüşvet vermekten içeri alınan büyük bir müteahhit "Allah askerlerden razı olsun. Bizi içeri aldılar. Koğuşta bir de hoca vardı. O ne yaptı etti bizi İslâmi çizgiye çekti. Asker-hoca işbirliğiyle biz haramdan kurtulduk" demişti.

Bir ülkücü lider "Hocam, "Kanımız aksa da zafer İslâm ın" diyorduk. Dokuz ışık uğruna olaylara karışıyorduk. On İki Eylül de kendimizi hapishanede bulduk. Orada tanıştığımız bir hoca, Işık ın dokuz olmadığını, tek ışık olduğunu, onun da Allah ın Nûr u olan Kur an olduğunu öğrendik. Bize O tek ışığı öğretir misin " demişti.

Dikkat ederseniz bu hocalar, mazeret üreten hocalar değiller. Bulunduğu yeri ve zamanı değerlendiren hocalar bunlar.

"Ben, müdür olursam daha iyi hizmet ederim" diyenler bilsinler ki, makamların sonuna gelmeden ecel gelir.

Görevli olduğu sokağı en iyi şekilde süpüren işçi, Çevre Bakanı olursa görevini daha iyi yapar.

75 Waltlık ampulü köşke taksanız da, zindana taksanız da aynı ışığı verir. Işığınız yoksa mazeretiniz de çok demektir.

Okullardaki Din Ve Ahlak dersi öğretmenleri şunu bilsinler ki haftada iki saat, sınıfın bütün öğrencilerine Din ve Ahlak bilgisi vermek için sana devlet para ödüyor. O kırk beş dakikanın her saniyesinin milyonlarca altın değerinde olduğunu bilerek, bir saniye kaybına imkan vermeden değerlendirmesini bilmeli.

Türkiye de hiçbir dernek, vakıf veya kuruluşun sahip olmadığı tam teşekküllü camilere sahip imam ve müezzin kardeşlerim, bu imkan hiçbir memurun elinde yoktur. Devlet size İslâm dinini öğretmek için maaş veriyor.

Bazılarınızın içinden geçen mazeretleri biliyorum. Bu mazeretlerin hiçbiri geçerli değildir. Herşeye rağmen, her yerde görevimizi yapalım.