Pazartesi

Yumuşama mı?

En yakın dostlarımdı dualar

Gözyaşına bulanmış/beyaz karanfil örülü secdeler

Dudaklarımda gür ırmak çağıltıları

Varsın uğursuz yüzüyle dirensin önümde

Ümitsizlik/alsın aklımı

Ben denizleri avlıyorum sonsuz ağlarla

Aşk yordamıyla yürürüm tenhalarda

Ayrılık bir put/ devrilir

Karabasan mümbit toprağı nasıl şehvetle devirirse

İşte öyle (Mürsel Sönmez)

Muktedirlerin en çok sevdiği şey etraflarına biçtikleri rollerin muhatapları tarafından benimsenip kendilerine karşı konuşlanılmasıdır. Bu rolü o kadar benimserler ki kimileri hiçbir soru sormadan canhıraş bu ödevi yerine getirmek aymazlığına düşerler. İktidar sahipleri asıl gündemlerini gizlemek için giriştikleri bu işte dişlerine göre bir yapı bulurlarsa keyiflerine diyecek bir şey olmaz. Bir de bu arada iyice konuyu körükleyip ve istedikleri kıvama geldiğinde, o işi, yaparak istedikleri gibi geri dönülemez bir özellik kazandırdıklarından bu tarz manipülatif vesilelere tenezzül ederler.

Hatta bunu bazen muhaliflerinin hakikat endişeleri üzerine bina ederler. Öyle ki muhalifleri bunu uğrunda savaşılacak bir gerekçe gibi görür ona göre hareket ederler. Hatta böylesi bir muhatap bulamadıklarında o muhalefeti de üretip ya ezerek ya da eriterek her türlü netice almaya çalışırlar. Zihinsel berraklığın kaybolduğu, kavramların eritilmeye müsaitleştiği zaman dilimlerinde bu aparatı devreye sokarlar. Bugünlerde siyaset gündemi içerisinde kullanılan ‘yumuşama, normalleşme’ gibi kavramlar tam da bu durumu özetler niteliktedir. Bir taraftan muktedirlerin durumda bir anormallik/sertlik olduğu kabulü varmış gibi bir kabulü itiraf ediyor görünseler de ancak diğer taraftan bakıldığında tam da istedikleri noktaya gitme hususunda muhalefete bir rol biçtiklerini de gösteriyor.

Toplumun sosyal ve ekonomik anlamda daraldığı ve sürekli bir sarkacın içerisinde hapsolduğu bir zeminde toplumun gardını düşürmesi için uygun aparat olarak muhalefete toplumsal algıyı hazırlama görevi biçilmiş gibi duruyor. Olaylar ardı ardına sıralandığında aslında değişen hiçbir şey olmadığını, olanın ise sadece birilerine rollerinin benimsetildiği gerçeğinin ortaya çıkıyor olmasıdır. Yumuşama (Detente) siyasi literatürde (dünyada, soğuk savaş dönemiyle birlikte stratejik silahların geliştirilmesiyle başlayan siyasal gerginliğin ortadan kaldırılması siyasası.) anlamına gelir. Bir bakıma baltaların toprak altına gömülmesi gibi algılansa da aslında sadece hedeflerin farklılaştırıp farklı yönlere doğru yönelinmesi olarak da okuyabiliriz. Bu durumdan dünya bir fayda görmediği gibi iç siyasette de kimsenin fayda görmeyeceğini gecen günler göstermektedir. 

Sadece sürekli ekonominin, halkın yoksullaşmasının perdelendiği bir gündem çarpıtma mühendisliğinden başka bir şey olmadığı gelen ek vergiler, zamlar ve giderek zorlasan yasam mücadelesinin verileri ortaya koyuyor. Onun için gerçekten bir muhalefet görevi yürütülecekse halkın gündemini içselleştirmek gerekiyor. Yapay gündemlere prim vermemek gerekiyor. Hakki ve hakikati ortaya koymaktan odun vermeden bütün yapısal bozukluklara karşı durmak muhalefetin zihnini ve eylemlerini sağlıklı kılacaktır. Anormal, yumuşayarak normalleşmez. Unutmamalı!

Salı

Bin dönem geçti sofra aşk ve ölüm özeti

Evrim gelişim devrim gerçekte ne değişti

Savaş ve barış hep aşan takati

Bir zaman iğnecisi kurcalayan saati

Bir toz zerresi

Durdurur zembereği

Ufacık bir taş kırar dişi en nefis bir yemekte

Ve toplar asırlık sofrayı kara bir haber birdenbire

En güneşli günde ayrılır yollar

Aşk çiçeğini olgunlaşmadan yiyen bin kurt var

Her kapıyı ölüm kapar ölüm açar” (Sezai Karakoç)

Biraz hayata bakma ve olayları görme biçimimiz nasıl bir çevrede yaşadığımız ve de insanlarla nasıl muhatap olduğumuzu, onlarla nasıl münasebet geliştirdiğimizi/geliştireceğimizi belirliyor. Bu nedenle hayatı nasıl anladığımıza ve bakış açımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Dışarıdan dayatılan bir hayat anlayışı mı yoksa içeriden yeşeren ve köklü bir anlayış mı? Bunu sürekli kontrol etmek ve sorgulamak gerekiyor. Çünkü insan yaşama anlayışını/biçimini kaybetti mi kendini kaybedebilir.

Hayatlarımızı hep başkaları üzerinden okumaya başladığımızda kendimize dair en saf, en özel bakış açısını kaybederiz. Haliyle sürekli başkalarının hayatlarına, başkalarının yaptıklarına veya yapmadıklarına odaklanıp kendi hakikatimizi kaybederiz. Bu kayıp öyle sıradan bir kayıp olmanın ötesinde kendi hayatındaki bütün mesuliyetlerden kaçmanın da bir yolu olur. Kendini düzeltmek veya kendini temiz tutmaya çalışmak büyük bir gayret isterken; başkalarını irdelemek, onların eksiklikleri, hataları üzerine kendine bir temizlik payesi biçmek dünyanın en kolay ve zahmetsiz işidir.

Bize musallat olan bu hastalık, arıza en basit İslami, insani vazifeleri bile yapmaktan bizleri alıkoyuyor. Toplumsal bozulmadan, çürümeden bahsederken kendimizi bundan beri göremeyiz. Çünkü içinde yaşadığımız çağın, toplumun bir parçası olarak yaşanılan her şeyden mes’ul olduğumuzu unutsak bile bu gerçeği değiştiremeyiz. Bu sebeple bakış açımızı, gözlerimize saplanmış mertekleri çıkartmalıyız ve gönüllerimize çökmüş olan o kara bataklıkları kurutmalıyız. Önce kendimiz için istediğimiz ne varsa ötekiler için de istemeliyiz. Kendimize neyi uygun görmüyorsak başkaları için de uygun görmemeliyiz. Ve her şeyden önemlisi sevmek, Allah için sevmeliyiz. Belki biraz yolu kendimize doğru döndürebilir ve bu dünyada oluş gayemize yaklaşabiliriz.

Çarşamba

Kurban ile yeniden başlarız

Kurban, hikayemizin dünyadaki ikinci bir başlangıç zamanıdır. Kurban bir ödev bilincidir. Onun için herkesin gözü önünde gerçekleşir ki insan bu ödevinden gafil kalmasın. Kurban insan için bir hamd meselesidir ve insan kurbanda kendini görür. Onun için seküler hayat biçiminin dayattığı bütün o sözde ‘hümanist’ yaklaşımların bir tek derdi vardır o da kurban bilincini yok etmektir. Kurban bir bilinç halidir. Tam bir teslimiyet ve tevekkül halidir. Onun için modern dünya bu ibadetin genetiğini bozmak için ellerinden geleni yaparken zaman zaman bizler de bu ibadeti bir külfet olarak algılamaya başladık ne yazık ki!

Gerek kesimlerde gerekse kurban bağı diye ortaya çıkarttığımız yeni usullerle o ibadetin ferdi boyutundan uzaklaşır hale geldik. Belli ki bu gidişle yarın sadece bir bağış, yoksula yapılan bir yardım boyutuna indirgeyip, uzun tatilleri bu ibadeti yaşamaktan uzaklaşmak için bir fırsata dönüştürme gibi bir durum ile yüz yüze kalacağız. Kurbanın bir ibadet olduğu olgusundan uzaklaşmak bizi ‘Şüphesiz namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir’ emrinden mahrum bırakacaktır. Bu bir bilinç meselesi olarak kıyam gibidir. Dünyaya karşı bir duruştur. Dünya ile olan hikayemizin ne olduğunun bilgisidir. Bu bakımdan kurban; ferdi, hane halkını, toplumu bir bütün haline getiren hem ferdi hem de toplumsal bir ibadettir. Bu boyutu ile fertleri ve dolayısı ile toplumu birleştirir. Kul ile Allah arasına girecek engelleri ortadan kaldırır. Bütün boyutları ile baktığımızda da bu ibadet Müslüman bir toplum için ıslah vesilesidir.

Kurban, yaklaşmak anlamına gelir. Belki iletişim kolaylaşmış olabilir ama ruh ve gönül olarak uzak düşmüş insanlığın yakınlaşması için bir vesiledir. Irakları yakın etmektir. Bir yönüyle de kefarettir. Çağın üzerimize boca ettiği onca fenalıktan temizlenebilmek için bir vesiledir. Bütün bu karmaşanın içerisinde insanın kendini bulması adına gelen Kurban Bayramı’nın bolluk bereket, huzur ve her türlü hayra vesile olmasını diliyorum. Kurban Bayramı’nızı şimdiden tebrik ediyorum. Hoşça bakın zatınıza…