“Arifler ortasında sofilik satmayalar,

İhlâs ile aşka riyayı katmayalar.

Ya bildiğini eyit, ya bir bilirden işit,

Teslimlik ucunu tut sözü uzatmayalar.

Kur’an kelamım dedi, gönlüne evim dedi,

Gönül ev ıssın bilmez, âdemden tutmayalar.

Gönül sındı bulundu, hem Hakk’a yakın idi,

Yine dikerim diye, bütünü yırtmayalar.

Mumlu baldır şeriat, tortusuz yağdır tarikat,

Dost için balı yağa, pes niçin katmayalar.

Arif can verir duymaz, yalancı mala kıymaz,

Yalan ile gerçeği beraber tutmayalar.” (Yunus Emre)

*

· “Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir…” (el-Bakara, 263)

· “Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde, malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz bir kaya hâline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar…” (el-Bakara, 264)

*

· "Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize (ihlâs ve takva bakımından) bakar." (Müslim, Birr, 33)

· “Mümin, sonunda varacağı yer cennet oluncaya kadar, işittiği hiçbir hayra doymaz.” (Tirmizî, İlim, 19/2686)

Cuma

Değer Mi?

“Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: “Gece yıldızlardaydı

Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler”

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler”

(Pablo Neruda)

“Günü yakala” bu sözü doksanlı yılların başında sürekli duyardık. Özellikle televizyonlardaki tartışmalarda sürekli bizlere, ‘çağdaş dünyaya’ uyum sağlamamızı salık veren tartışma programlarının gedikli konukları, o günün toplum önderleri edası ile ortaklıkta dolaşan tipler, bugünü görselerdi acaba ne düşünürlerdi? Ara sıra karşılaştığımız tuhaflıkları bir de bu yönü ile düşünüyorum. Herhâlde ‘bu da çok fazla, bu kadar da hızlanılmaz’ diye düşünürlerdi. Gerçi onların ne düşüneceğinin de pek bir önemi yok. Asıl önemli olan neyi kazandığımız ve kazandığımız şeylerin nelere mal olduğu ile ilgilisidir.

Artık kimse zamanı tutamıyor ve tutmaya da çalışmıyor. Zembereği kırılmış bir şekilde her şey çok hızlı akıp gidiyor. Horace’nin ünlü özdeyişinin ortaya çıktığı şiirinde dediği gibi: “kindar dakikalar sessizce sıvışıyor.” Bir kez bir toplumun şirazesi kaymaya görsün. Ölçüsü, kimliği, yönü kaybolmuşsa bir toplumun, bir milletin kendine gelmesi, kendini bulması hayli güç. Bazen şöyle yakınmalar duyuyorum, -muhtemelen sizlerde duyuyorsunuzdur- eski günleri yâd ederek biz bunları nasıl yapıyorduk, nasıl düşünüyorduk diye. Sonradan da sanki eski günlerinde ezikmiş gibi çok da matah günlermiş gibi anmaya gerek yok diyerek sanki karanlık bir yerden kaçar gibi kaçılıyor. Arada sadece nereden nereye diyerek eski günleri yad etmekte bir beis görülmüyor.

‘Yön duygusu’nun kaybolduğu bir dönemin içerisinde artık kimsenin bir ‘varoluş şuuru’na da ihtiyaç duyulmuyor. Bugüne kadar karşı çıktıkları sistemlerin bir parçası olmak konusunda adeta bir yarışa girişenlerin dibine kadar battıkları dünyevileşmenin sanki hiç kendilerine uğramamış gibi bir yerde sıkışınca sucu ‘sekülerizmin’ üzerine atmakta bu zamanın en büyük kolaycılığı oluyor. Yani bu zamanın en büyük lüksü hiç kimse kendinde kusur bulmuyor, kimse kendinde bir eksiklik, kabahat aramıyor. Haliyle her konuşma, her iş ‘öznesiz’, her konu ‘muhatapsız’ bir şekilde ve de ‘hafıza kaydı’ tutulmadan buhar olup uçuyor.

Her sistem, her inanç, her fikir kendi kavramları ve değerleriyle var olur ve meşruiyetini kazanır. Ödünç kavram ve değerlerle hiçbir yere varılamaz. Ölçüsü kendi olmayan bir değer sistemi ancak yapay bir evren oluşturur. Onun için günü yakalamak kendinden uzaklaşmak, başka bir şeye dönüşmek anlamına gelmez. İki yüz yıllık serüvenin her durağında hep ayni noktaya gelinmesi tesadüf olmasa gerek. Belki de her gün yeniden yeniden sormak lazım ‘neyi kaybettiğini hatırla’ diye. Ve en can alıcı soruda şu olmalı belki de “değer mi?”

Cumartesi

Urgandan Kürsüye Davete: Süreç

“Burdayım de ararlarsa

Doğru söyle sorarlarsa

Tabutuna sararlarsa

Bayrak senden incinmesin

(…)

Toz konmasın sakın sana

Hakkı geçer halkın sana

Gücenmesin yakın sana

Uzak senden incinmesin.”

(Abdurrahim Karakoç/İncitme)

“Açılım süreci” diye adlandırılan süreç başladığında ne olmuştu, ortama nasıl bir ruh hali hâkimdi diye geri donuk bir yoklama yaptığımda, surecin bittiği andan bugüne kadar ortaya çıkan her şey; umudun nasıl heba edildiğini hatırlamamıza neden oluyor. Süreç başladığından itibaren, kimlikler, adlandırmalar, ortak paydalar, referans çerçevesi gibi her şey yeniden tanımlanıyor, bütün itiraz noktaları görmezden gelinerek bu da olmaz denilen her şey oluyordu. Herkes, her konu birbiri içine harmanlanıyordu. Bir anda başlayan süreç bir anda kapalı kapılar ardında sonlandırılıyordu. Ortaya çıkan görüntüler ise hafızalarda derin izler bırakıyordu. Bugünden geriye doğru baktığımızda bugünkü partinin ismi ile herkesi yaftalayan iktidar paydaşları ve devlet erki bugün insanlara birçok açıklama yapmak zorundalar.

Ancak bu ülkede genel kural gereği hiç kimse açıklama yapmaz, özür dilemez, iade-i itibar yapmaz. Bir şeyi yapma gücü varsa yapar ve geçer. Yaptığı her şeyin meşruiyetini yapabilmesinden alır. ‘Hesap vermemezlik’ ilkesi AKP ve paydaşlarının ‘Yeni Türkiye’ diye ortaya koydukları sistemin en can alıcı ilkesidir. Herkesin yaptığının yanına kar kaldığı hatta ödüllendirildiği bu sistemde herkes her şeyi yapabilir ta ki açığa çıkıp belirginleşene kadar. Ne yazık ki hiç kimsenin soru sormasına bile müsaade edilmeyen bir zamanda ne oldu da seçim öncesi muhalefeti Dem’leyen söylemden bugün el artırılarak meclisin kapılarının bile ardına kadar açıldığı bir surece evriliyoruz.

Herkesin ‘vatan haini’ damgası yediği seçimlerden bugüne değişen nedir? Ahmet Türk’ü görevden alınmasına ve yerine kayyum atanmasına sebep olan şey nedir? Ya da Ahmet Türk’ü elçi yapan muteberlik sebebi nedir? En basit sorulara bile cevap bulamadan bir barış esintisi yaymanın bir önceki tecrübeden farkı nedir? Yine toplumsal zemini bile oluşturulmadan pişirilen süreç aşı ne zaman taşacak diye insan merak etmiyor değil? Toplumun ekonomik ve sosyal açıdan diplerde olduğu bir süreçte hiçbir temeli açıklanmayan bir anda gündemi meşgul eden bu çıkışın bir ödev mi? Yoksa yeni birtakım hesapların bir gereği mi bunu yakında göreceğiz. Urgan atmadan, Meclis kürsüsüne davet gibi çok keskin geçişlerin yaşandığı bir zihniyet kırılması, insanı, ister istemez bir sürü soru sormaya sevk ediyor. Bize verilen cevapların dogmasını satın almayacak kadar tecrübe yaşadığımızı düşünüyorum. Soruların özgürlüğünü terk etmemek dileğiyle…

Hoşça bakın zatınıza…