“Halep-Rakka-Musul Üçgeni”nde yoğunlaşan Irak-Suriye merkezli kriz, “Yeni Ortadoğu”nun ve haliyle Türkiye’nin geleceği açısından da büyük bir önem arz ediyor. Bu şeytan üçgeninin tam merkezinde güçlü bir pozisyon elde etmeye çalışan Türkiye’nin bölgede temkinli bir şekilde yürüttüğü operasyonlarını ısrarla Rakka’ya sevk etmeye yönelik çabalar/baskılar ise bu noktada fazlasıyla dikkat çekici.
Rakka üzerinden hedefin Türkiye’yi bölgede bir batağa çekmek ve bu arada Halep ve Musul bağlamında bir takım oldubittilerle Türkiye’yi “Yeni Ortadoğu” sürecinin dışında tutmak istediği ortada. Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse, başta ABD olmak üzere, uluslararası ve bölgesel güçler Türkiye’yi Halep ve Musul’un dışında tutmak için ellerinden gelen tüm gayreti sarf ediyorlar.
Hiç kuşkusuz Ankara bunun farkında. Bundan dolayı “Fırtına Kalkanı”nın yönünün doğuya doğru kayacağı yönünde güçlü ve kararlı mesajlar veriyor. Önceki yazımda da belirttiğim gibi, bu operasyonun adı, eğer böyle devam eder ise, “Dicle Kalkanı” olarak gündeme geleceğe benziyor. Gerekçesi ise fazlasıyla ortada: Güvenlik ve insani nedenler.
Bu kapsamda Musul’a demografik bağlamda yapılan vurgular çok önemli. Bölgenin asli unsurlarına yönelik müdahalelerin asla kabul edilemeyeceğinin altı bundan dolayı kalın bir şekilde çiziliyor. Bölgedeki Türkmen ve Arap aşiretleri dışında 2007’de 63 Kürt aşiret reisinin Ankara’ya Türkiye ile birleşme yönündeki çağrıları unutulmuş değil. Türkiye bunu ve Mondros Ateşkes Antlaşması, Lozan ve Lozan sonrası 1926’ya kadar uzanan süreçte yaşanan hukuksuzlukları ve bir takım çözüm önerilerini pek alan bir kez daha gündeme getirebilir. Bu onun en doğal hakkıdır!
Yeter ki, “Halep-Rakka-Musul” şeytan üçgeninde Rakka bataklığına gömülüp kalmasın. Aksi takdirde rüzgâr tersine dönebilir.
Kırılgan İttifaklar Dönemi...
Fazlasıyla kaygan bir zemine sahip olan bu şeytan üçgeninde her ne kadar saflar belirgin gibi görünse de, aysbergin derinlikleri çok farklı. Açıkçası, ezberlerin bozulduğu bir dönemde kimin eli kimin cebinde belli değil.
Dolayısıyla, aysbergin görünen yüzü sizi yanıltmasın. Zira dipte uluslararası ilişkilerin doğasından kaynaklanan güç-çıkar çatışması merkezli büyük bir “muamma dağı” söz konusu. Ve bu muamma, yerel-bölgesel-küresel bazda her an yeni ittifaklara gebe bir görüntü sunuyor.
Burada, özellikle de “Türkiye-Rusya-İran” üçlüsünün geleceği çok önemli. Suriye’de büyük ölçüde yakalanan mutabakat, Irak’ta büyük bir sınavdan geçiyor desek, pek de abartmış olmayız.
Türkiye-Rusya arasındaki güvenin stratejik bazdaki yatırımlar-işbirlikleri ile güçlendirildiği bir ortamda İran’ın bu tablo içerisinde yer almaması oldukça önemli. Örnek mi? İran ve Irak enerji bakanlarının, İstanbul’da OPEC üyesi ve üye olmayan petrol üreticilerini bir araya getiren enerji kongresine katılmayacaklarını bildirmesi bu bağlamdaki tespite yönelik en güncel misali oluşturuyor. Bu husus, açıkçası enerji oyununda İran’ın kendi oyununu yanına Irak’ı da alarak başka aktörlerle birlikte oynamak istediği şeklinde bir yoruma rahatlıkla yol açabiliyor.
Bunun dışında İran’ın Musul-Başika krizindeki örtülü tavrı/oyunu ve bu bağlamda bölgedeki Şii gruplar ve İbadi üzerinden Türkiye’ye karşı ortaya koyduğu direnç de açıkçası olumlu değerlendirilmiyor. Bu son iki gelişmenin “Direnç Cephesi”nin ruhu ile örtüştüğünü iddia etmek ise, sanırım fazlasıyla zorlama bir yorum olacaktır.
Dolayısıyla, son dönemde ibreyi Batı’ya çeviren İran’ın Irak’ta izlediği politika, Türkiye ve Rusya’yı hayal kırıklığına uğratmış durumda. Tahran yönetiminin Musul-Başika krizinde Irak Merkezi Yönetimi (İbadi) ve ABD ile aynı safa düşmesi burada dikkatlerden kaçmıyor ve bu husus fazlasıyla endişe verici.
Evet... Türkiye-İran-Rusya üçlüsünü her an farklı noktalara savurabilecek kritik bir süreçten geçiyoruz. Bundan ötürü tarafların Musul üzerinden oynanan oyuna/tuzağa fazlasıyla dikkat etmesi gerekiyor; özellikle de İran’ın...
Musul’un İran’a bırakılmayacağı ortada. Aynı şekilde Bağdat’taki yönetime de... Bunun ne anlama geldiğini muhtemelen Tahran’daki karar alıcı mekanizmalar da rahatlıkla görüyordur. Bunun için dört haritaya bakmaları yeterli: 1. Sykes-Picot Haritası; 2. Sevr Haritası; 3. BOP hartiası; 4. Misak-ı Milli haritası.
“Büyük Selçuklu Modeli” ve “Çaldıranizm” Arasında...
Dolayısıyla, bir kez daha ifade etmek gerekirse; Türkiye-İran arasında Kasr-ı Şirin statükosu noktasında gösterilecek “hassasiyet”, iki ülkenin geleceği açısından önemli bir işbirliği başlangıcı ya da kırılma noktası olacaktır.
Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse, Türkiye ve İran içinde bulundukları ortak coğrafyada iki seçenek ile karşı karşıyadır: Ya “Büyük Selçuklu Modeli”ni hayata geçirecekler ya da birilerinin iki ülkeyi yeni bir Çaldıran’a itmesine sebebiyet vereceklerdir. Eminim her iki ülke de bu ikinci seçeneği aklının ucundan bile geçirmiyordur.
O yüzden, Türkiye ve İran’ın şu anki ortak tehdit üzerinden yeni bir işbirliği inşa etmesi kaçınılmazdır. Bölgede barış-istikrar ve refahın tekrar tesisi adına yeni bir “Büyük Selçuklu” ya onun 20. yüzyıldaki uygulaması olan yeni bir da “Sadabat Ruhu”na ihtiyaç vardır. Hiç kuşkusuz Musul ve Halep bu bağlamda iki önemli test alanıdır!