Toplumsal karakter, o toplumu meydana getiren bireylerin ortak karakterlerinin bileşkesidir. İstisnaların kaideyi bozmaması şartı ile aynı coğrafyayı paylaşmak ve aynı kültürel geçmişe sahip olmak, toplumsal karakteri meydana getiren iki ana unsurdur.
Sağlam bir toplumsal karakterin oluşması için önemli bir süreye ihtiyaç vardır. Zira insan davranışları zamana ve şartlara göre farklılık göstermektedir. Bu süre on yıllar ile ifade edilebilecek kadar uzun olabilir. En nihayetinde yapısal sürecini tamamlamış, karakterin kırmızı çizgilerini çizmiş bir toplumda bundan sonrası için çok ciddi karakter değişiklikleri yaşanmayacaktır. Yeri gelmişken, canın çıkmadan huyun çıkmayacağını dile getiren atalarımızı rahmet ve minnet ile anmadan geçmeyelim.
Buna karşın bireylerin düşünce yapısında meydana gelen değişmelerin zamanla karaktere yansıdığı da yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza durmaktadır. Özellikle inanç değerlerinde değişim gösteren bireyleri rahatlıkla bu noktada örneklendirebiliriz. Gayri müslim bir kişinin İslam ile şereflenmesinin ardından yaşadığı karakter değişimine birçok kez hepimiz şahit olmuşuzdur. Tabi bu durumun tersi de geçerlidir.
Toplumsal karakterin değişimi zordur, belirli bir süre ister ama elbette mümkündür. Tarihsel süreç içerisinde toplumların karakteri üzerinde değişikliğe sebep olan olayların başında, söz konusu toplumun düşünce yapısında derin iz bırakan, ağır travmalara sebep olan ve sosyal yaşantıda ciddi kırılmalar yaşatan olaylar olduğunu görmekteyiz. Doğal afetler, siyasi baskılar ya da darbeler, ekonomik bunalım yaşanılan dönemler, savaş dönemleri gibi durumların neticesinde toplumun davranışları değişebilir, karakterin yapısında farklılıkları gözlenebilir.
***
28 Şubat postmodern darbesinin ardından yaşanan baskı ve tahakküm süreci, İslâmî hassasiyet taşıyan kesimler açısından önce düşünce, ardından da karakter boyutunda birçok şeyin değişime uğradığı bir süreç oldu. Oldukça profesyonel şekilde işletilen bu sürecin rejisörleri, “bin yıl sürecek” sloganıyla üç beş yıllık yoğun sindirme döneminin ardından ani bir manevra ile yönetim makamını muhaliflere devretmiş, bir anda iktidarı kucağında bulan “İslamcı” tabanı deyim yerinde ise şaşkına çevirmişlerdir.
Tabii ki tek başına iktidarı elde etmenin elbette bir bedeli olacaktı. Bu bedel söz konusu camianın ivedi bir şekilde muhafazakârlaşmasından başka bir şey değildi. Piyasaya “gelişerek değiştik” sloganıyla yumuşak bir giriş yapıldı. Bundan gayrı farklı bir yolda yürünülecek, geçmişte kara denilen birçok şeye ak denilip son durağa kadar devam edilecekti. Dertler başkalaşmış, ulvi hedefler yerini dünyalık beklentilere bırakmıştı. Dava arkadaşları yerini iş arkadaşlarına bıraktığından olsa gerek, mücahitlikten müteahhitliğe yatay geçişler yaşanıyordu. En nihayet, “Reel politik… Dünya gerçekleri var… Hocaya yaptırmıyorlar…” gibi söylemlerin ardına sığınılarak hızla ilerledikleri bu yolun kendilerini getirdiği yer, dünyevileşmenin merkezi oldu.
Yakinen tanıdığımız, uzun yıllar omuz omuza mücadele verdiğimiz insanlarının bu durumu en çok milli görüşçüleri üzdü. Öyle ki yıllarca sadece onlara yönelik, gerek medya organları ile gerek sivil toplum örgütlerini organize ederek, gerekse birebirde durumun vahameti anlatıldı, uzun uzun uyarılar yapıldı. Her yol denendi dense yeridir. Peki ya sonuç? “Giden memnun ki yerinden, dönen yok seferinden!”
Eski eskide kaldı. Yeni olarak öğrendiğimiz bir şey varsa, o da karakter değiştiğinde artık yapacak çok bir şeyin kalmadığı gerçeğidir. İnancımıza göre israfın her türlüsü günahtır ve şöyle geriye doğru baktığımızda görüyoruz ki, biz ne kadar çok enerjimizi israf ettik. Yeni bir döneme başlarken hedeflerimizi de revize etmeyi ihmal etmeyelim. Unutmayalım ki, gücümüzü doğru hedeflerde kullanır isek ancak bitiş çizgisine ulaşabiliriz. Ves’selam…