ACABA birkaç asır sonra bu savaşların coğrafyası ne ile meşgul olacak.
Yine acılar mı dokunacak tezgâhlarda.
Şivan mı düşecek ocaklara yine.
Uçurtmalarına en yaldızlı süsler takan çocuklar nasıl çekildi ise fotoğraflarımızdan şehit cenazeleri de çekilecek midir ajanslara düşen haberlerden.
Tahta bavulları ulaştıran trenlerden sonra turnaların selamını nasıl unuttu isek unutabilecek miyiz bir gün annelerin kendilerini yerlere attığı, evlat acısı ile dövündüğü görüntüleri.
İbibiklerin ötüşlerini duyamadığımız gibi bir gün kadınların ciğerlerini yırtan ağıtlarını duyamayacağımız zamanlar gelir mi acep.
Eskiden kızlar çeyizlerine kanaviçe dantel işler, nakışlar bırakırdı; kalmadı gayrı geleneğin bu resmi. Yüz yıl sonra bari bu batasıca savaşların nasıl bitip gittiğini konuşabilecek midir ardımızda bırakacağımız nesiller.
O mendil nakışlayan kızların çocuklarıdır bugün kırılan.
“Telgrafın tellerine kuşlar mı konar” türküsünü söyleyen delikanlıların oğullarıdır hunharca vurulan.
Haziran şarkısını söylerken serçeler, düğün dernek olmuş babayiğitlerin öpmeye kıyamadığı evlatlarıdır katledilen. Çevirmenin son güllerine konmuş kelebeklere bakıp da sevda şiirleri okuyan yavukluların ciğerparesidir bombalarla havaya uçurulan.
Çerçilerin naylon taraklarını bir tas buğday ile değiştiren huzurlu nenelerden sonra çağın tanıklığı, şehit hanelerinde acıdan dizleri tutmayan neneleredir. Öyle bir bitirdiler ki mutluluğu ve dinginliği.
Ne Sako Mahallesinde ipek puşiciler kaldı ne ipek böcekleri için dut ağacı yetiştiren Yığıki’li emmiler.
Sanki ipek gibi bir dünyadan fazlası ile sıkılmıştı insanlar.
Daha şedit daha gaddar olmak için her şeyi ellerinin tersi ile itelediler.
Garabet Abi türküsünü yarım bıraktı.
İrehan kurutan kadınların yaygılarını haşin rüzgâr darma dağın etti.
İki yana düşmüş kolları bir daha kalkmadı Saime kadının, tevek toplamaya.
Damı sıvamaya giden gelinlerin huzur senfonisi çalınıp götürüleli beri.
Evi yoktu kabadayı Kenan’ ın, bir yüz yıl önce; kendisinden bir şey istenip de yapamadı ise kimselere göstermeden ağlardı, hiç haz etmezdi zenginlerden, malını fakirden esirgeyenin gırtlağını söke söke alır yetiştirirdi ihtiyaçlıya.
Öldüğünde o sıcak Ramazan da.
Testilerin başlara boşaltıldığı harman yerinde. Düğünlere bile telaştan gidilemeyen o dövenlerin dövdüğü buğday sapları muhtemelen gelebilecek yağmur tehlikesine karşın bile bırakılıp koşuldu şehirdeki cenazesine.
Uzak köyler bile nereden haber alabilmişti öyle. Jandarmanın yıllardır bulamadığını insanlar yüreklerinde saklamış, koşmuşlardı musalladaki iyi bildiklerinin yanına.
Gidenlerin bıraktığı dünya daha insancıl, ipek gibi yumuşak ve şefkat renkli idi.
Biz ise geleceğe acılı, hüzünlü, darmadağın bir dünya bırakacağız gibi.
Aptal bir savaşın tarafları olarak yüzümüzü gömeceğimiz kan ve gözyaşı işlenmiş mendiller bırakacağımız bir de.