Önce harfler beliriyor. Sonra ise kelimeler… Puslu bir dünyadan somut dünyaya… Buradan bakınca nasıl görünüyor; hayır buradan bakınca nasıl… Bir de şuradan bakalım. Şuradan mı… Evet oradan. Kesik ve büyük harfle bir a geldi mesela. Arkasından n harfi geliyor. Bir dakika, buradan bakınca net görüyorum. Şimdilik ekrana bakmasam iyi olacak. Ne zamana kadar. Biraz sonraya kadar! Biraz sonra ne oluyor yani. Biraz sonra biraz sonra oluyor! Evet. Buradan bir baksam nasıl olur acaba. Mesafe iyi değil mi; her zaman ki baktığım yer. Hep buradan bakıyordum ben. Burası iyi. Dikkat bakıyorum. Baktım! Aaa ekran ne kadar canlı ve parlak! Çok güzel! Cam gibi görüyorum!
Herkes niye ağlıyor. Bir şey mi oldu, olan ne… Şu hemşire boyu kısa ama güzel değil mi. Evliyse kocasıyla boyu boyuna kesin uyuyordur. Huyu huyuna uyuyor mu acaba. Öyle ya boy da huy da birbirine tam uymalı değil mi… Yüzü güzele doyulmuş da huyu güzele doyulmamış demiş ya atalarımız. Atalarımız diyor da bir dakika hemşire gözkapağımı açıyor. Tabi ya gözleriniz ne güzel diyecek, demeyecek, diyecek, hayır demeyecek, hayır diyecek. Demeliydi bence! Göz damlası gözümün içine doğru gidiyor. Benim gözlerim tarih kadar eski gelecek kadar güzel. Şimdi hemşire tıp böyle demiyor dese haksız mı! Ama tıp bana geçmişi gösteremez ki… Geçmişi gösterecek bir göz veremez… Benim gözlerim bindörtyüz yıllıktır. Ya şu zayıf, uzun boylu, ince parmaklı hemşire; evet bu tarafa geliyor; ince narin parmaklar gözkapağımı aralayıp damlayı boca ediyor. Onbeş dakikada bir, iki hemşire göz damlası damlatıyor. Her şey ıslak…
Gözünüzü açın lütfen. Ben pek gözü açık biri değilim. Gözü küllü de sayılmam hani. Damla damlatmamız gerekiyor beyefendi; gözbebeğini büyütmek için. Peyderpey onbeş dakikada bir damlatacağız; bu böyle iki saat sürecek. Hep böyle mi olacak; evet hep böyle olacak. Yani siz ağlıyorsunuz değil mi. Yo hayır. Bakın karşıdaki hanımlar da ağlıyor sanki. Sadece insanlar değil duvardaki yazılar da ağlamaya başladı; doktor ağlıyor; doktor niye ağlasın yahu. Doktor kelimesi ağlıyor. Hayır, kimse ağlamıyor.
Saat kaç acaba; saat onbeş yarım kırkiki. O nasıl saat öyle. Böyle; bir tane onbeş rakamı bir de kırkiki var ama kırkikinin yatay bir şekilde ortası kesik. Gittikçe onbeşin de ortası kesiliyor. Rakamlar suyun içinde yüzüyor sanki. Kaybolmak üzere rakamlar. Varlıklar da kaybolmadan bir dışarı çıkıp sigara içelim. İçimdeki fırtına dışımdaki rüzgârı bastırıyor. Şu rüzgâr hangi dağlardan geliyor acaba… Yemyeşil dağların ortasından akan derelerden, dereleri çevreleyen ormanlardan geçip şu trafikteki araçların içine kadar giriyor. Şu otomobillerdeki insanların hayallerinde neler vardır kim bilir…
Turuncu ışıklar içindeyim. Ortada kırmızı büyükçe bir nokta var. Doktor, kırmızı ışığa bakın diyor, bense hayattaki maviyi görmek için buradayım diyorum. Maviyi yani umudu… İnce halka biçiminde sarı ışıklar görüyorum. Turuncu ışık sabit kalarak önce halka biçiminde sarı, sonra yeşil, sonra mavi, sonra kırmızı, sonra kahverengi, sonra bütün renklerin bütün tonları gözümde ışık geçidi yapıyorlar. Gözümde renk şöleni var. Evet, sadece beyaz ışığı görmedim! Beyaz ışığı görseydim…
Şöyle bir baksam nasıl görüyorum acaba. Aaa televizyon ekranı bu kadar güzel miydi yahu. Renkler canlı ve parlak… Şu uzaklıktan baksam nasıl olur; çok iyi. Biraz daha uzaktan; burası da çok iyi. Evet, çok güzel görüyorum. Her şeyi net görüyorum. Bu lavabonun ince çatlakları her zaman mı vardı; her zaman vardı. Şu binadaki iki balkon bitişik değil miydi; değildi. Şu kaldırım taşları ne kadar da güzel. Her zaman güzel.
Gözlüğe bakıyorum. Ben ölünce adıma kurulacak müzede sergilensin diyerek kütüphanemdeki raflardan birine koyuyorum. Özleyecek miyim yirmi yıllık dostumu, bilmiyorum…