Dijital protezlerle donanmış masum burjuva çocuklarının üç ağaçlık arabesk isyankârlıkları şeklinde başlamıştı Gezi Olayları… Romantik bir toplum için hayli duygusallık içeren bu ‘malzeme’, kısa bir süre içinde el değiştirerek, totaliter bir zihin yapısını imar etmek isteyen muhafazakâr Kemalist zihniyetin, ulusalcı grupların ve eklentilerinin (Sırrı Süreyya Önder’in ifadesiyle: Sol ve seküler damarın) kullanımına geçiverdi.

Kimi CHP’li belediyelerle bazı sermaye sahiplerinin maddi ve manevi desteği, sivil toplum teşkilatı görünümlü bir takım dernek, oda ve birliklerin altyapı sunumu, nihayet iç veya dış kaynaklı medya kuruluşlarının yardımları ile ‘dev’ görünümlü sosyal bir olay oldu ve bitti Gezi Olayları…

Farklı boyutlarıyla ilgilendim Gezi Olayları’nın. Ama benim için asıl çekici kısmı edebî yönü idi. Edebî, ama daha çok şiirle olan ilgisi yahut ilgisizliği…

Bu bağlamlar çerçevesinde Milli Gazete’de 6 Haziran–1 Ağustos 2013 tarihleri arasında altı yazı kaleme aldık. Gezi Olayları’nın edebî yansımasını sahih bir şekilde incelemek isteyenlerin okumak zorunda olduğu işbu yazılar şu başlıkları taşıyordu:  Gezi Parkı’ndaki Sol Romantikliğime Dair, Gezi Edebiyatı Çapulcu Kulübüne Giriş, Matbu Âlemde Çapulcu Gezi Edebiyatı…,  Sanal Âlemde Çapulcu Gezi Edebiyatı, Gezi’den Şiir Çıkar mı , Gezi Parkı Anti-Şiir Antolojisi…

Şu kaydı hemen düşelim: Edebiyat dünyasında Gezi Olayları bağlamında birbirinden zıt iki ayrı tutum tezahür etmekteydi. İlki, olaylara aktif olarak katılan, sözgelimi slogan yazan, basın bildirisi kaleme alan, mizah metni oluşturan, uluslararası kuruluşlara ulaştırılması için materyal derleyip toparlayan, farklı niteliklerde yazı ve manzumeler üreten güruh. Bu kesimin şair ve yazarları arasında meslekî durumuna göre Gezi eylemcilerine sözgelimi hukuk danışmanlığı veya hekimlik yapanlar da bulunuyordu. Bir tür yardım ve yataklık faaliyetlerinden arta kalan zamanlarında şiir adına manzume yazıp çeşitli yayın ortamlarında paylaşan bu ulusalcı ‘işbirlikçi’ yapılanma bir yana, şu güruh ayrıca göze batıyordu: Bu memlekette Gezi Olayları diye bir şey yaşanmıyormuş gibi yapan edebiyatçılar... Yayımladıkları dergilerde söz konusu olayla ilgili tek bir kelimeye dahi yer vermeyen böylelerinin niyetleri tam olarak anlaşılamamakla beraber gidişatın alacağı vaziyeti kollamanın pususuna yatmışlık izlenimi veriyordu. Görece edilgen bir zihniyete sahip olan bu tutumun o dönemde Hece, Yedi İklim, İtibar, Edebiyat Ortamı, Türk Edebiyatı gibi dergilere sinmiş olduğunu söylememiz umarım onların huzur hakkına halel getirmez!

Biz ise, yaşanmakta olan bir sürecin yapılagelmekte olan edebiyatını ve edebiyatçılarını konu ediniyorduk yazılarımızda. Tabii ki kendi objektifliğimiz içinde ve olabildiğince delillere yaslanarak. Böylece, yazılarımızda vurguladığımız ana fikir, Gezi’ye omuz vermiş olan edebiyatçıların genellikle müteşair vasfından öteye geçememiş kişiler olduğu, şiir diye ortaya koyduklarının da manzume namzedi metinler olarak adlandırılabileceği şeklinde oldu.

Bizim bu ana fikirler çerçevesinde yaptığımız tespitler süreç içinde ve sonrasında muhafazakâr ulusalcı zihniyetin kalemşorları tarafından birtakım tepkilerle karşılandı. Kimi tehditler, küfürler, iftiralar, hedef göstermeler… Bu ayıplı güruhun şahsımızla ilgili saldırıları edebiyat tarihine düşülecek menfi örneklemelere malzeme oluşturmaktan başka bir işe yaramayacaktır…

Yaptığımız tespitlerde ne kadar haklı olduğumuzu görüyoruz bugün. Öyle ya, birbirinin kopyası olsa da bir kütüphane oluşturacak denli yazılı materyal oluşturdu Gezi Olayları’nın sempatizanları. Kitabevlerinin ‘ne alırsan’ raflarında, internet kitapçılarının ‘kelepir’ reyonlarında ‘okur’ bekleyen bu kitaplar arasında neler yok ki! Fakat bu her şeylerin içinde şiir yok. Hayır, yakın zamanlarda antolojik bir kitap yayımlandı, ama dedik ya, şiir yok…

Yanlış anlaşılmasın, yazılan bunca metin arasında ilaç niyetine birkaç dizeye, üç beş dörtlüğe rastlamadığımızı söylemiyoruz. Dediğimiz, beklentilerin ötesinde genel bir niteliksizlik durumu söz konusu…

Beklentiler demişken onu da açıklayalım. Elbette bu yolun düşkünleri tarafından dile getirilen ifadelerden bahsediyoruz. Mesela Gültekin Emre adlı müteşairin “Gezi sonrası şiirler eskisinden farklı olacak” şeklindeki cümlesinden… Yahut Selim Temo’nun “Gezi’nin sanata izleri 15 yıl süreyle bambaşka bir akım tecellisiyle düşecek” şeklindeki ifadesinden…

Boşuna beklenti… Gezici yazar Ersan Üldes’in ifadeleriyle kaydedelim: “Gezi, edebiyat için bir gelecek zaman tasavvuruna indirgenmeyecek kadar yaşanmış ve somut. Aslında şöyle söylemek belki daha da doğru: Oldu ve bitti… Geçmiş olsun.”

Gezi’ye destek veren bir müteşairin, Dr. Alper Gencer’in “Gezi Kafe” başlıklı metninden bir alıntıyla Gezici şiirin geleceğe miras bırakamayacağını, bünyesinde barındırdığı çeşitli niteliksizlikler bağlamında ve genelleyerek söylemiş olalım: “karımın garipleri kırıldı / sırrı abi inandı kendine sadık’a ve bana / dört defa öldük köprünün ismi yanlış diye / gözümüzü çıkardınız göz nurdur be kardeşim / bütün mesele de göz göze gelmeyelim diye / ellerimizi öptük murat’la döne döne / hiç durmadan dua ettik gören Alper abiye / hatta hızır bir ara / duran bir adam eşkâlinde o meydanda göründü / tebessümden utandık ama çok feci güldük yine / ne güldürdünüz çocuklar ne güldürdünüz lan bizi / o kadar gazı bassalar içine atlarız yine…”