Kelimelerin üzerine yüklenen, onunla özdeşleşen anlamları vardır. Öyle ki, bazen bağlamından kopan hali aslının yerini bile alır. Kelimenin algısı, olgunun yerine geçer.

Gelenek kelimesi, gelen-ek tamlamasını doğrular şekilde, korunan mevcuda dahil edilenleri ifade eder. Dolayısıyla gelenek, bilinenin aksine, durağan değildir, bir binanın üstüne yüklenen tuğlalar misali her dem yeniden tazelenir.

Ama bu tazelenmede bir fark vardır. Gelen ek, mevcuda göre konumlanır, buna uygun şekilde tanımlanır.

Eklendiği yeri tarumar etmez, dönüştürmez, başkalaştırmaz, çıkıntılık yapmaz. Aksine değerlerin nesilden nesle aktarım kanallarından biri haline gelir. Gelenek; dün ile bugünün bir araya gelerek yarına doğru yol alması olarak tasvir edilebilir.

Gelenek ile ilgili algılarımız bazı durumlarda buna karşıt oluşmaktadır. Gelenek deyince akıllara durağanlık gelmektedir, sadece geçmiş anımsanmaktadır.

Mesela siyasi partilerde gelenekçi-yenilikçi ayrışması yapıldığında “gelenekçiler” tarifinde “eski kafalı olanlar” küçümsemesi vardır.

Bu anlayışa göre gelenekçiler; kadro, söylem ve yöntem değişimine ayak direyen, siyaseti eskilerin gerçekleriyle okumaya inat eden, eski metotları takip eden kişilerdir.

“Yenilikçiler” ise çağın gereklerini bilen, değişime açık kalmayı ve ayak uydurmayı başarabilenler olarak tarif edilir.

Toplum durağan olmadığına göre siyasi yapıların da durağan olmaması gerektiğini fark eden “oy avcısı” gibi resmedilir yenilikçiler.

Uluslararası siyasette trend haline gelen hâkim akımlara uyumlu hale gelmek, yenilikçi kadroların adeta parolası gibi düşünülür.

Aslında ilginç bir ikilemi yansıtır bu durum.

Daha ziyade gelenekçi yapıları popülist olmakla itham eden “yenilikçi partiler” esasında çoğunlukla kısa vadeli “oy avcısı” konumunda bulunarak gerçek popülistler olmaktadırlar.

Siyasi yaşanmışlıklarda bunların örneklerini bulmak mümkündür.

28 Şubat’ın sisli havası ve sonrasında Millî Görüş hareketinde oluşturulan “gelenekçi-yenilikçi” ayrışmaları hatırlanırsa, fotoğrafın tam da böyle resmedildiğini görürsünüz.

Fotoğrafın gelenekçi kısmında; partiyi alıp tek başına iktidara taşıyacak bir kadroya sahip olmasına rağmen koltuğunu Erdoğan gibi gençlere devretmek istemeyen Erbakan ve arkadaşları görüntüsü vardır.

Yenilikçi kısmında ise tam aksine dış dünyaya açık, her kesime hitap edebilen, toplumun önceliklerini ve arzularını okuyabilen gençler vardır.

Kısacası bu oyunu tezgâhlayanların ulaşmak istedikleri hedefe hizmet edecek türde bilgiler gerçeklerin tersyüz edilmesiyle ustalıkla oluşturulmuştur.

2010 yılında yaşanan ayrım da aslında adı konulmayan bir gelenekçi-yenilikçi ayrışmasıdır. Bu fotoğrafta da sanık sandalyesine, her şey yolunda gitmeye başlarken “temel esaslar” uyarısıyla bir anda partiyi iç çekişmeye kurban eden, partinin hızını kesen, liderin de içinde olduğu “eski kafalılar” (!) oturtulmuştur.

Suçlu ve haksız görülen, uzlaşmaz olan “gelenekçi” olanlardır. Tüm engellemelere karşın mücadele etmeye çalışan ve umudu temsil edenler ise “yenilikçi” olanlardır. 

Bu süreçler, sadece Millî Görüş partilerinde geçerli bir durum değil elbette. Birçok siyasi partide, sosyal/toplumsal harekette, yapıda gelenekçi-yenilikçi ayrışması ile karşılaşılmaktadır.

Dahası, siyasi partilerde gelenekçi-yenilikçi ayrışmasının dile getirilmeye başlanması, o yapılarda başlayan başkalaşma ya da dönüşüm çabalarının da somut göstergesidir.

Ne var ki, kendi kurucu kadro ve esaslarıyla irtibatını kopartma hevesine giren “yenilikçi” zihinlerin ulaşacağı yer, Göle’nin tabiriyle yalnızca “geleneksizleşme” olmaktadır. 

Dün ile bugün arasındaki bağı kuramayan “geleneksizler” arada kalmaktan ve kurulan oyuna figüran olmaktan öteye gidemeyen “gündelikçilere” dönüşmektedirler.

Marifet; geleneğin güçlü birikimi ve esaslarına bağlı kalarak güncel olabilmekten geçmektedir.