Küresel düzeyde likiditeye ilişkin olumsuz beklentiler
nedeniyle risk alma iştahı azalıyor ve gelişmekte olan ekonomilere ilişkin
algılamalar bozuluyor. İçeride ise finansal piyasalar ne bu durumu ne de
yaratabileceği sosyal ve siyasi gelişmeleri fiyatlayamıyor. Ne Cumhurbaşkanlığı
seçimi ne de Merkez Bankası nın para politikasına ilişkin söylemleri, giderek
büyüyen endişeleri gideremiyor. Bulunduğumuz coğrafyada oluşan ve belirsizliği
kademeli olarak artıran jeopolitik gelişmeler de büyük ölçüde görmezden
geliniyor. Gerçeklerden kaçmak ise hiçbir sorunu çözemiyor, tam aksine büyüyen
tedbirsizlik nedeniyle durum iyice ciddileşiyor. Kendine güvenemeyen, böyle
olduğu için aklı ve desteği Atlantik in ötesinden bekleyen iktidar ve
muhalefetin de geleceği kararmaya devam ediyor.
Gerek Merkez Bankası gerekse finansal yapı, dışarıdan
gelecek tehlikeyi görmek yerine, hayal kurarak beklentilerin daha fazla
bozulmasını engellemeye ve kısa vadede kendi itibarlarını korumaya çalışıyor.
Başka bir deyişle minareye kılıf uydurma derdine düşmüş gibi görünüyor. Küresel
koşulların enflasyon ve faizler konusunda dayattığı eğilim ile onların söylem
ve eylemi kesinlikle uyuşmuyor. Ocak ayında olduğu gibi dayak yedikten sonra
gerçekleri hatırlamak zorunda kalacakları bir sürece girmiş gibi görünüyorlar
ve kesinlikle güven veremiyorlar.
Likidite bolluğuna ve düşük faizlere aşırıya kaçan oranda
bağımlı hale gelmiş Türkiye benzeri ekonomiler için alarm zilleri çalıyor. Her
gelen yılın gideni aratacağı, istikrarsızlığın dalga dalga büyüyebileceği bir
dönem bizi bekliyor olabilir. Bu durumu olabildiğince hafif atlatabilmenin yolu
bu ve benzeri tehlikeleri görmezden gelmek, günü kurtarmak adına yanlış
bilgilendirme ile milleti aldatmak olamaz. Veya Cumhurbaşkanlığı seçimi ile
gündemi doldurarak farkındalığı azaltmak, yangına körükle gitmekten başka bir
şey olamayabilir.
Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan Haziran
ayı enflasyon rakamları Merkez Bankası nın enflasyon konusundaki söylemini ve
faizlere ilişkin son eylemlerini tekzip ediyor. Fiyatlardaki orta vadeli ve
mevsimsellikten arınmış eğilimleri yansıtan çekirdek enflasyon rakamları yüzde
9.5-10 düzeyinde ısrar ediyor ve ikinci yarıyıl için iyi şeyler söylemiyor. Bu
koşullarda faizleri düşürmek, reel getirileri negatif düzeylerde artırmak,
yabancı sermayeyi kovmak veya başka bir deyişle krize davetiye çıkarmak dışında
başka bir anlam taşımıyor. Faizler düşürülse de düşürülmese de krize koşuyoruz;
ya döviz kuru kontrolden çıkacağı ya da bazı sektörlerden başlayarak tüm
ekonominin bu koşullara teslim olmak zorunda kalacağı için Bu durumda sormak
gerekiyor; yaşanacakların gerçek sorumlusu kimlerdir, hangi zihniyettir Dış
koşulların getirdiği hareketliliği ve yüksek risk düzeyini kendi başarıları
sananların bu açmazdan ülkeyi salimen çıkarabilmesi mümkün müdür Aşırılıkları
yaratanlar, peşinden koşanlar veya susarak destekleyenler kendi yarattıkları
açmazın kurbanı olmaktan kurtulabilirler mi
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız koşulları dikkate alır
ise gelecekte nelere ihtiyaç duyacağımız konusu bellidir. Çok zor koşullarda
aşırıya kaçmış bağımlılıklardan arınmak ve yeniden geleceği inşa etmek için
dayanışmaya mı yoksa kutuplaşarak parçalanmaya mı gereksinim vardır ! İktidarı
bir kenara bırakarak sorgulayın, Meclis çatısı altındaki muhalefet gerçeklerin
farkında imiş gibi bir izlenim veriyor mu Hamaset ile olumsuzluklar olumluya
dönüşebilir mi
1994 ve 2001 de yaşadığımız krizleri mumla aratacak,
büyük yıkımlar yaratabilecek krizler kapıyı çalıyor, iş dünyamızın durumu ise
sanki meleklerin cinsiyetini tartışan gerçeküstü bir tavır sergileme
basiretsizliğinden kurtulamıyor. Hayal dünyasından bir an önce kurtulup
gerçeklerle yüzleşme basiretini gösteremez isek, nasıl bir gelecek
istediğimizin herhangi bir önemi kalmayacak!...