Dünya Kupası sahnesinde, bavulları çoktan toplanmış, dönüş biletleri kesilmiş bir takımın sahaya çıkması her zaman trajikomik bir manzaradır. ABD karşısına çıkan Milli Takımımızın durumu da tam olarak buydu. Paraguay mağlubiyetiyle havlu attığımız, 24 yıllık hasretin koca bir hayal kırıklığına dönüştüğü o kâbus gibi gecenin ardından, kimsenin içinden bir 90 dakika daha futbol izlemek gelmiyordu.

Ülkenin dört bir yanında milyonlarca futbolsever, aynı ortak hisle televizyon kumandasını elinden bıraktı: "Nasıl olsa elendik, ABD’ye de yeniliriz." düşüncesiyle birçokları maçı izlemedi bile; spor kanallarındaki hararetli tartışmalara, sosyal medyadaki istifa taglerine veya sıradaki krizin kurgularına daldı. Ancak o kapanan televizyon ekranlarının ardında, turnuvanın belki de bizim adımıza en keyifli, en izlenesi, ama bir o kadar da iç burkan 90 dakikası yaşandı.

BASKISIZ OYUNUN GÜZELLİĞİ VE KAÇIRILAN ŞÖLEN

ABD gibi fiziksel kapasitesi yüksek, atletik ve dinamik bir takımı 3-2 mağlup etmek, turnuva öncesi kağıt üzerinde "sürpriz" olarak nitelendirilebilirdi. Hele ki mental olarak çökmüş bir takımın bunu başarması tam anlamıyla bir şok. Ancak sahadaki gerçeğin fısıldadığı bambaşka bir hikaye vardı: Prangalarından kurtulmuş bir takımın tehlikesi.

Omuzlarındaki "gruptan çıkma" baskısı kalktığında, oyuncularımızın ayaklarına dolanan o görünmez zincirlerin de kırıldığını gördük. Maçı izlemeyen milyonlarca vatandaşımız, bol gollü, gitgelli, izlemesi son derece keyifli bir futbol şölenini kaçırdı. İşin en acı tarafı da bu ya; o keyifli oyunu sergilemek için illaki elenmemiz mi gerekiyordu?

MONTELLA İÇİN YOLUN SONU: BU GALİBİYET BİR İTİRAFNAMEDİR

Kimse bu 3-2'lik ABD galibiyetine bakıp da sahte bir bahar havası estirmeye kalkmasın. Bu skor, teknik direktör Vincenzo Montella için bir can simidi değil; aksine, kendi elleriyle imza attığı bir başarısızlık itirafnamesidir.

Eğer bu takım doğru oynatıldığında, prangalarından kurtulduğunda ve hücum etmesine izin verildiğinde ABD gibi bir rakibe 3 gol atabiliyorsa, ilk iki maçtaki sonuca gidemeyen oyunun tek sorumlusu kulübedeki akıldır. İtalyan teknik adamın taktiksel kibri ve turnuva boyunca inatla sürdürdüğü hatalı tercihleri, bu ülkenin 24 yıllık hayalini zedeledi. Milli Takım seviyesi, deneme-yanılma tahtası veya kişisel taktiksel ısrarını test alanı değildir.

"Bir teknik direktörün en büyük hatası, elindeki malzemeyi kendi oyun planına uydurmaya çalışırken, o malzemenin ruhunu öldürmesidir. Biz turnuva boyunca bir felsefeyi değil, bir inadı izledik."

ALTIN JENERASYONUN ÇALINAN İLKBAHARI

Bu turnuvaya veda etmenin en can yakan noktası ise skor tabelası değil, yedek kulübesinde ve sahada heba edilen o paha biçilemez potansiyeldi.

Elimizde Arda Güler gibi oyunun yönünü tek pasla değiştirebilen bir vizyon, Kenan Yıldız gibi patlayıcı gücüyle rakip savunmaları paramparça edebilen bir jeneratör, Can Uzun gibi soğukkanlılığıyla şimdiden büyük takım oyuncusu olduğunu hissettiren bir cevher var. Bu çocuklar, sadece Türkiye'nin değil, Avrupa futbolunun da gıptayla baktığı bir "Altın Jenerasyon".

Biz ABD'yi 3-2 yenerken aslında neye üzüldük biliyor musunuz? Bu olağanüstü yeteneklerin, böylesine vizyonsuz bir oyun aklı yüzünden ilk Dünya Kupası tecrübelerini koca bir hüsranla kapatmasına üzüldük. Bu jenerasyon, topu rakibe bırakıp ceza sahası önünde etten duvar ören, hücumu tesadüflere bırakan bir sisteme hapsedilemez. Bu çocuklara yazık edildi. Taktiksel kelepçelerle onların ilkbaharı çalındı.

Amerika zaferi, turnuvaya atılmış son bir imza, kapanış jeneriğinde çalan buruk bir müzik gibiydi. Ancak bu müzik bittiğinde, ışıklar yandığında gerçekle yüzleşmek zorundayız: 2026 Dünya Kupası, bizim için sahada değil, yanlış kararların alındığı o soyunma odasında kaybedildi. Yeniden başlamak için, önce o odanın havasını değiştirmek şart.