Sultan’ın genç omuzlarına tekrar ağır bir yük yüklenmişti. İşin şakası yoktu. Her şeyi değiştirecek bir karar vermeliydi ve gerçekten kafası iyice karışıktı. Bu kadar yaklaştığı büyük fetihten böyle bir tehdit sebebiyle geri adım mı atacaktı? Ancak ne olursa olsun genç Sultan son derece zeki ve cesaret sahibi bir adamdı. Gerçek bir liderin bu en zor zamanda belli olacağını iyi biliyordu. Derhal ve son defa harp meclisini topladı. Vezir ve komutanlarına fikirlerini sordu. Çandarlı, bu kez haklı çıkıyor olduğunu ve baştan beri söylediklerinin gerçekleşmekte olduğunu, devam edilirse ülkenin yok olacağını söyledi. Çandarlı taraftarı devlet adamları da onu desteklediler. Sultan daha sonra ise veziri Zağanos Paşa’ya fikrini sordu. Zağanos, herhangi bir vezir değildi. Çocuk yaşından beri hep başında bulunan, yetişmesinde büyük katkısı olan ve İstanbul’un fethi için kendisini çocukluğundan beri en çok etkileyen kişiydi. Rumeli Hisarı’nın yapımından gemilerin karadan Haliç’e indirilmesine, havan toplarının dökülüp Haliç’in düşman gemilerine mezar edilmesine kadar bütün önemli olaylarda hep o başrolde idi. Zağanos Paşa, en başından beri büyük bir mücadele içinde olduğu Çandarlı Halil Paşa’ya karşı çıkarak bozuk Türkçesi ile tarihi bir konuşma yaptı; “Sultanım, ölürüz de dönmeyiz. Halil Paşa’nın dediklerini asla kabul etmeyiz. O baştan beri sizin cesaretinizi kırmak için konuşmakta. Ancak çabası boşadır. Yunanistan’dan çıkıp Hindistan’a kadar giden İskender’in ordusu bizim ordumuzdan daha mı büyüktü? O bütün buraları alırken biz üst üste taşlardan oluşmuş küçük bir şehri mi alamayacağız? Bizi arkadan vuracak Avrupalılar kim, birbirini yiyen Latinler mi, denizde çapulculuktan başka bir şey bilmeyen İtalyanlar mı? Hem gelseler çoktan gelirlerdi, neredeler? Fetihten sonra bize saldırırlar ise biz de eli kolu bağlı mı oturacağız? Şerefimizi koruyacak ordumuz yok mu bizim? Kalplerimiz kaya gibi olmalı, en ufak bir gevşeklik göstermeden harbe devam edip bu işi bitirmeliyiz.’’

Zağanos Paşa’nın konuşması çadırdaki havayı derinden etkilemişti. Şimdi genç Sultan’ın endişeli yüzü bir anda tebessüm eder olmuştu. İstediği konuşma aslında tam olarak buydu. Komutanların çoğu da bu konuşmayı desteklemişti. Sultan daha sonra en çok güvendiği ve saygı duyduğu iki kişiye döndü ve onlara da fikirlerini sordu. Molla Gürani ve Akşemseddin de, “Harbe devam etmek gerektir. Allah’ın yardımı bizimledir’’ dediler. Sultan için artık hiçbir tereddüt kalmamıştı. Çok büyük bir istek ile hedefe kilitlenip şimdiye kadar yapılanların en büyüğü olan saldırı için derhal hazırlık emrini verdi. Son defa barışla teslim etmesi için Konstantin’e de elçi göndermesine rağmen teklifi kabul etmeyen krala şu haberi göndermişti: “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder.’’

Ertesi gün olan 27 Mayıs Pazar günü şafağıyla beraber Osmanlı karargahında çok büyük bir hareketlilik başladı. Sultan, tüm ordusuna namaz kıldırdı ve son konuşmasını yaptı. O günün akşamında ise Osmanlı ordusunda muhteşem bir gösteri vardı. Adına mum donanması deniyordu. Osmanlı askerlerinin tamamı tekbir ve tehlil sesleri ile bağırıyor ve ellerindeki ateş, mum ve kandilleri mütemadiyen sallıyorlardı. İzleyenleri büyüleyen muazzam bir gösteriydi bu. Tam 250.000 kişi ellerindeki yanıcı maddeler ile gösteri yapıyordu. Öyle bir alev dalgası oluşmuştu ki, kiliselere kapanan halk Osmanlı ordusunda büyük bir yangın çıktığını zannederek surlara ve açılan gediklere toplanarak günlerdir ettikleri duaların neticesinde ilahi yardımın geldiğini düşünerek olan biteni sevinç içinde izlemeye başladılar. Ancak sevinçleri çok uzun sürmemiş, bunun bir kutlama ve eğlence merasimi olduğunu anlayınca yeniden büyük bir korku ve ümitsizlik içinde koşarak Ayasofya’ya sığınmışlardı.

28 Mayıs gecesi, iki taraf için de son konuşmaların yapıldığı gün olmuştu. İki gündür yapılan topçu ateşi ve bombardıman ile surların artık dayanacak gücü kalmamıştı. Artık 29 Mayıs sabahı en büyük hücumun yapılacağını Bizans halkı bile öğrenmişti. Sultan 2. Mehmed son defa komutanlarını topladı ve son konuşmasını yaptı. Hadis-i şerifin müjdesine nail olacaklarını ve büyük bir şeref kazanacaklarını söyledi. Ancak şehre girildiğinde asla zarar verilmemesini, savaşa girmemiş olan yaşlı çocuk din adamı gibi kişilere kesinlikle dokunulmamasını emretti.

Sultan, bu konuşmayı yaparken aynı saatlerde Bizans halkı da Konstantin’in emri ile Ayasofya’da toplanmıştı. Büyük kilisenin içinde kahredici bir umutsuzluk ve büyük bir korku ve yeis hakimdi. Halk tamamen yıkılmıştı. Kral ise olacakları tahmin ettiği halde bir krala yakışır şekilde halkına moral vermek istiyordu. O da son konuşmasını yaptı ve kendi ölse de kalanların şehirlerini ve dinlerini korumak için sonuna kadar mücadele etmesini istiyordu. Orada olan bir gözlemci şöyle demişti: “Kalbi taştan olan biri bile olsa oradaki manzara karşısında gözleri yaşarırdı’’…