Türkiye’de tek partili dönemden çok partili döneme geçiş döneminden bu yana yaşadığımız demokrasi tecrübesi, kelimenin tam anlamıyla “Cinnet Tarihi” olarak adlandırılmalıdır. Demokrasiyi kendilerinin tapulu malı zanneden militarist irade, yanlarına bürokratik yağdanlıkları da alarak, iki kez darbe yapmış, bir muhtıra girişiminde bulunmuş, bir kez de post modern bir darbeye tevessül etmiştir. Türkiye’de iktidar mücadelesinde, siyasi partiler hep kendilerine sunulan sınırlı alanda çaba göstermişler, daha çok demokrasi talepleri “Derin devletin” gayya kuyularında yankılanan boş hevesler olarak tarihe not düşülmüştür. Toplumun algılarını değiştirmek, yönlendirmek ve kendi menfaat alanlarını tahkim etmek için yayın yapan medya organları da, derin devletin arzularına hep boyun eğmiş, her dönemde demokrasinin ayaklar altına alındığı süreçlerde susarak, militarist iradenin borazanı olmayı kendilerine rol biçmişlerdir. 28 Şubat sürecindeki medyanın, sivil siyasetin, sivil toplum örgütlerinin, işadamı gruplarının fonksiyonlarını sürekli gündeme getiriyoruz. Devam eden dava sürecinde, bu süreci tetikleyen, bu sürece destek çıkan, toplumu geren ve korku dehlizlerine hapseden medyacı, işadamı, sivil toplum örgütü başkanlarının da iddianameye dahil edilmesi gerektiğini işliyoruz. Çünkü bu süreç, demokrasinin ayaklar altına alındığı bir döneme not düşmek bağlamında anlamlı olduğu kadar, bir sonraki meclis şekillenmesinin demokrasimizde yaptığı travmayı ortaya koyması bakımından da çok anlamlıdır. 28 Şubat döneminin ardından uyduruk gerekçelerle Türkiye’nin en başarılı hükümetinin büyük ortağı Refah Partisi’ne kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, toplumun genetik kodlarına müdahale eden bu süreçte, aslında “Derin Devletin” kendisine sunduğu görevi yapmaya çalışıyordu. Zira bu kafaya göre, Refah Partisi zihniyetine sahip insanların bu ülkede yaşamaya hakları yoktu. Ülkenin efendileri ne buyuruyorlarsa, herkesin bu buyruğa selam durup, hizaya geçmesi icap ediyordu.

Fazilet Partili Milletvekili Merve Kavakçı’nın meclise başörtülü girmesiyle ilgili süreçte de, kürsüye çıkarak hançeresini yırtarcasına, “Bu kadına haddini bildirin, burası devlete meydan okuma yeri değildir” diye bağıran DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in sergilediği tavır, aslında bu ülkenin hegomonik güçlerinin gövde gösterisinden başka bir şey değildi.

Merve Kavakçı’ya yapılan zulüm, tarihin kara sayfalarına, demokrasinin naif yapraklarına not düşüldü. Peki, bu dönemle ilgili herhangi bir şey yapıldı mı Bugün, Merve Kavakçı’dan Meclisin özür dilemesi gerekmiyor mu

Demokrasinin kökleşmesi, yerleşmesi, daha güzel ufuklara kanat açabilmesi için Merve Kavakçı, başörtülü şekilde meclise girme fedakarlığını göstererek ilk büyük adımı atmıştır. O gün, Kavakçı’yı Meclis salonunun dışına atmak için gırtlaklarını yırtan zihniyet, bugün yok oldu mu Hayır…

Bir mücadeleyi, mücadelenin ilk adımından itibaren ele almalısınız. Atılan adımların neticeye ulaştığı tarihten itibaren yorumlarsanız, bu uğurda gösterilen fedakarlıkları ve süreç içindeki gözyaşlarını, alın terini yok saymış olursunuz.

Demokrasi için kendisini feda edenler, hiçbir zaman unutulmazlar…

O meclis döneminde MHP’den de bir başörtülü vekil vardı…

Başını açarak yemin etmiş ve otoriteye karşı çıkmamıştı…

Adını hatırlayan var mı