Ne kadar çok kelime sarf edersek o kadar çok kendimizden uzaklaşıyoruz. Kelimeleri çoğalttıkça özümüzü daraltıyor, iç zenginliğimizi azaltıyoruz. Konuşmanın, söz söylemenin sınırı yok hele bugünkü gibi hiçbir zaman “söz” bu kadar hakarete uğramamış, içi bu denli boşaltılmamıştır. Ne bir sır, ne bir mahrem durduğu yerde durmuyor, çünkü her şey söyleniyor, her şey olduğu gibi ulu orta gözler önüne seriliyor. Adeta çılgın bir yarış hali var. Bu yüzden ne “düşünce” kıymetli ne de “hakikat” yakın. Sanki Cibran’ın “Hikmet yoldaki dönüş noktasında durur ve bize açıkça seslenir. Ama onun düzmece olduğunu düşünür ve ona bağlı şeyleri küçük görürüz” dediği hali yaşıyoruz. Hem kendimize hem bütün değerlerimize ihanet ediyoruz. Her şeyimizi ulu orta teşhir ederek körlüğümüzü artırırken, duyarlılıklarımızı yok ediyoruz. Bu da her gün yeni bir cinnet halini bize geri döndürüyor.
Birçok tasarlanan olay, durum, kişilere karşı yüklenen anlamlar, hisler ile birlikte özden uzaklaşıp, sadece şeylerin yoğunluğu ile git-geller yaşıyoruz. Şöyle hafifçe omzumuzun üzerinden geriye baksak aslında bu hislerin oluşturduğu o derin boşluğu görebilecek, neleri gömdüğümüzü hatırlayacağız. Her bir kaybın yanında ibretlik nişane gibi bıraktığımız bir değeri göreceğiz. Aslında değerleri ve kendimizi neye dönüştürdüğümüzün en önemli göstergesi içimizde giderek büyüyen boşluktur. İster tarihin bütününü, ister özel olarak toplumsal tarih, inanç tarihi ya da kişisel tarihe bakıldığında bu boşluğun izlerini, hikmete sırtını dönenlerin yaşadığı yıkımları açıkça görürüz. Aslında yaşadığımız çağ, tam manasıyla bütün ibretlerin bir arada yaşandığı bir çağ. Onun içindir ki dikkatimiz dağınık, hakikatimiz yapay ve hiçbir şeye ibret nazarı ile bakamıyoruz. Adeta her türlü anlamda bir uyuşukluğun kollarında azar azar acı ile ve o acıdan da zevk alarak iğdiş ediliyoruz.
Sabahtan akşama kadar gündelik haberleri, coğrafyanın durumunu, seçimleri-sonuçlarını, olayları, durumları konuşuyor analiz ediyor büyük çıkarımlarda bulunuyoruz. Ekranlarda uzmanlar konuşuyor, ekran karşısında bizler dinlerken yoruluyoruz. Akademilerde bilgi üretiliyor, sokaklara taşıyor! Üretilen bu bilgi güçlüleri daha zalim kılıyor. İktidarların hâkim ve baskın olma amacına katkı sunuyor. Ekonomik olarak zenginleri daha zengin fakirleri daha fakir kılarken; savaşları, katliamları meşrulaştırıyor. Kültür, boşluğu yaşam biçimi haline getirerek her şeyi önce kutsuyor sonra araçsallaştırıp tüketiyor, tükettiriyor. Siyasiler ise bütün bu olup biteni gerekçelendirip, doğallaştırmaya ve normalleştirmeye çalışıyor. Bütün bunlar bir ahenk içinde gerçekleşirken insan ve ona ait her şey özünü kaybediyor. İnsanlık duruyor, eşya ve nesneleşen insan devam ediyor. Büyük acılar sadece alışkanlıklara dönerken; yas ritüelleri yeni boyutlar kazanıyor.
Aslında köşe başında bize seslenen hakikate bir kez ama’sız kulak verebilsek, aslında insana yapılan “eşref olma çağrısına” uyacağız. Çünkü insan fıtratı, insanı her daim hakikate, özüne çağırır. Her ne kadar karamsarmış gibi görünse de tablo insanın yükümlülüğü bu ebedi çağrıya cevap vermesi ile ilgilidir. Çünkü insan, ‘Ey insanlar!’ çağrısının, ikazının muhatabıdır. Dünya sorusuna, cevap verecek muhataptır. Bu bakımdan yaşanabilir bir hayat bu cevabın omurgasını oluşturmalıdır. Ki akidesinin temel taşlarını oluşturan beş emaneti (akıl, can, mal, nesil, din) koruyarak bu cevabı verebilir. Bu öze dönüş, özü ikame etmektir. Bunu ikame eden insan modern hayatın tahrip ederek boşalttığı bütün alanları doldurabilir. Bugün bilgi, kültür, iktisat, siyaset ve hepsini inşa edecek eşrefi mahlûk olma gayretindeki insan, bu ruhla bir atılım yaptığında içinde yaşadığımız bu kaotik çağ son bulacaktır. Cibran ile kapatalım; “Eğer kış, ‘Baharı yüreğimde saklıyorum’ deseydi, ona kim inanırdı?” Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Duyduk ki, bir daha/ Kuş getirmek sınıfa
İntihar olmuş cezası/Hal ve gidiş tüzüğünde” (Ece Ayhan)
NOT: Bazen notalar dile gelir, gece sarı lambanın titreyen ışığında başka şeyler anlatır. Bir iç ses olur, dökülür ta en derinden dile gelmeyenler. Muhasebeye oturursun sonuna kadar tartar, mihenk’e vurursun halini, ya da arzu hal edersin ve en sonunda gözlerin kurur. Günün z-raporunu alırsın. Bu da böyle, bırak hırpalasın içindeki haytayı, haylazı… Neşet Ertaş söylüyor, zaman duruyor. “Bir Ayrılık Bir Yoksuzluk Bir Ölüm” diyor.
Bize Kadar:
1- Hasan-ı Basrî; “Bir kimsenin alenî olarak nefsini kötülemesi, aslında kendisini methetmesidir” der. Bu da aklının bir köşesinde dursun.
2- Halil Cibran; “Güneşe sırtını döndüğünde sadece gölgeni görürsün” der.
3- Ludwig Wittgenstein; “Yalnızca kendini ıslah et. Dünyayı iyileştirmek için yapabileceğin tek şey budur” der.
4- “Bir budala kendini başkası gibi görürken bir bilge diğerlerini kendi gibi görür.” Dogen Zenji
5- Stefan Zweig; “İnsanları yargılamaktan değil, anlamaya çalışmaktan zevk alıyorum” der. Ne güzel bir zevk, anladıkça anlaşabilir, anlatabilirsin.
6- Oscar Wilde “Antik dünyanın kapısına “kendini bil” yazıldı. Yeni dünyanın kapısına da “kendin ol” yazılsın” der.
7- Bu hafta, Ali Haydar Haksal’ın MGV yayınlarından çıkan kitabı “Müslüman’ca Duruş”u okuyoruz. Güncel yanılgıya düşmemek, kapılıp gitmemek için.)
8- “-Dostum olduğunu sanmıştım. + Dostun henüz edinmediğin düşmanındır sadece.” Bu hafta İrlanda yapımı bir film var. Calvary/İnfaz (2014)… Bazen kurumlaşma, hakikatten uzaklaştırır.
Dağarcık
“Müslüman, birleş. Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör. Sımsıkı birliğe ermeden, lamban yanmaz. Tüten bacalar, akşamları yanan lambalar, oda ışıkları, hep aynı ailenin bacaları gibi olsun. (…) Müslüman İslami öyle sağ ve diri yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” (Sezai Karakoç, İslam’ın Dirilişi, syf. 61)
TEKKE
“Önemli olan bir insanın imanı hakkında neler söylediği değil aksine bu imanın insanı ne hale getirdiğidir.” (Roger Garaudy’den tadımlık…)
Bir Lahza
“+ Seyyid Yahya, tutulmak da nedir? – Yani, en güzel olanı sevmek. Aşk ateşini kalbinde yakmak demek. Yani, kalp gözü ve kulağının açılması.” (Allah Yakındır filminden)