Geçtiğimiz hafta Erdoğan ın Tahran a yapmış olduğu
ziyaret hem Türkiye hem de İran için kritik önemdeydi. Son zamanlarda bölgenin
çalkantılı iki ülkesi olan Türkiye ve İran, yeni bir döneme girdikleri şu
günlerde birbirlerini tartma fırsatı buldular. Türkiye bir süredir yaşamış
olduğu dış politikadaki psikolojik çöküşün yanında, içeride yaşadığı iktidar
mücadeleleri ile cebelleşirken; İran da benzer şekilde uzun bir ambargo
döneminden sonra, yeni Cumhurbaşkanı ve yerleşik düzenin kendi aralarındaki
karşılıklı atışmalarıyla zorlu bir süreç içerisinden geçiyordu. Böylesine
kritik bir dönemde gerçekleşen ziyaret kuşkusuz iki ülkenin önümüzdeki
günlerdeki politikalarına etki edecek potansiyele sahipti.
Suriye krizinin patlak verdiği ilk andan beri ayrı
cephelerde yer alan Türkiye ve İran, kriz boyunca birbirlerine karşı rakip
haline getirildiler. İlişkiler öylesine büyük bir güven bunalımı içerisine
düşmüştü ki, Yeni Osmanlı ve Yeni Pers rekabeti dillere dolanmıştı. İlişkiler
tam da bu noktadayken Erdoğan, İran için, İkinci evim gibi açıklamasıyla bu
seferki ziyaretin gerilimi ortadan kaldırmayı hedeflediğini ima etmişti.
Yanındaki büyük ve etkili kafileyle ziyareti gerçekleştirmesi de Erdoğan ın
ziyarete verdiği önemi ortaya koyuyordu.
Ana Gündem Suriye
Erdoğan ın ziyaretinin kesinleştiği günden beri asıl
amacın uzun süredir duraksayan ikili ilişkileri yeniden onarmak olduğu oldukça
dile getirildi. Hatta ziyaret boyunca ticaretten enerjiye birçok konuda
görüşmeler de yapıldı. Ancak her ne kadar görüşmelerin içeriği bu şekilde
servis edilse de, kapalı kapılar ardında gerçek gündemin Suriye meselesi olduğu
da inkâr edilemez. Erdoğan basın açıklamasında, İran ile Suriye deki terörle
savaş konusunda bir anlaşmaya vardıklarını, her iki ülkenin de Suriye deki
El-Kaide ile bağlantılı gruplardan rahatsızlık duyduğunu açıkladı. Ancak en
başından bu yana tartışmanın özünü teşkil eden, Es(e)d in gidip gitmemesiyle
ilgili net bir açıklama gelmedi.
Politik Narsizm
Suriye rejiminin geleceği ile ilgili olarak her iki ülke
arasında tam bir uzlaşma olmasa da, eskisi gibi bir ayrışmanın da olmadığı
yönünde izlenimler artmış durumda. Ancak yaklaşık 2 yıllık bir sürecin
sonucunda Suriye de rejimle yola devam edilmemesi gerektiğini ve İran ın rejime
olan desteğinin kendisine hiçbir şey kazandırmayacağını söyleyen Erdoğan a
karşılık; Ankara nın kendi politikalarını gözden geçirmesini öneren ve
Es(e)d in asla düşmeyeceğini iddia eden Hamaney in süreçten istediğini aldığı
söylenebilir. İran medyası, Türkiye dekine benzer şekilde Erdoğan ın ziyaretine
olumsuz yaklaşmasa da, Tahran yönetimine yakın köşe yazarlarında, meselenin bu
noktaya gelmesiyle alakalı olarak, Biz demiştik edasıyla politik bir narsizmi
sezmemek de mümkün değil. Meğer birbirimizi yeme konusunda ne kadar da
narsistik doymazlık içindeymişiz.
Türkiye ve İran ın Tarihsel Sorumluluğu
Türkiye ve İran birçok kirli elin dâhil olduğu Suriye
krizinde sorunu şuana kadar çözebilecek güce, tecrübeye ve yeteneğe sahipti.
Ancak her iki ülke de çıkarlarından hiçbir şekilde geri adım atmayarak ve
arkalarına çatışmayı körükleyen gerçek sorumlu güçlerin desteğini alarak krizi
tırmandırma yolunu seçtiler. İki taraf da tarihi doğru okuduğunu zannediyor ve
kaçınılmaz sonucun gerçekleşmesini bekliyordu. Ancak bu bekleyiş binlerce
insanın ölümüne ve yüz binlerce insanın da yerinden olmasına sebebiyet verdi.
Bugün geldiğimiz noktada yine de gelişmeler iki ülkeye de sorunu geç de olsa
çözme fırsatını verdi. Çünkü görüldü ki sorunun çözümü ne Cenevre den ne de
Washington-Moskova öncülüğünden geçiyor. Sorunun çözümü tam da Ankara-Tahran
hattından geçiyor. Şimdi taraflardan beklenen, önlerine gelen bu tarihsel
sorumluluktan kaçmadan yaşanan zulümlere son vermeleridir.